*türkçe'nin yaşadığı "107" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

31 Mart 2017 Cuma

emanet sony walkmanimin kapağını açtım ve çıkarıp verdim hardal sarısı "yeni türkü" günebakan kasetini....açtı walkmaninin kapağını, çıkardı verdi "beatles" kasetini...30 yıl önceki hikaye de böyle yaşandı....


o kadar eski, o kadar eski bir tarih ki....
abd başkanı ronald reagan görevde diyeyim de, içini siz doldurun...
bizde de başbakan turgut özal...


istanbul zamanlarım...
fakülte yılları...bayazıttaki merkez kampus günleri...
arada üniversiteye  de gidiyor gibi yapıyorum...
ama genellikle ne kadar sahaf ve tiyatro varsa oralardayım...



türkiye 80 lerin travmasını atlatmaya çalışıyor...
bizim kuşak da gençliğin travmasını atlatmaya...


şöyle bir bakıyorum da yarım asır yaşamışım...
ve ömrüm/üz travma atlatmakla gelip geçmiş...


kim demişti o büyük lafı "coğrafya kaderdir...."   diye...
hakikaten de öyleymiş coğrafya kadermiş....!!!!



takvim 1980'lerin ikinci yarısı....
20 yaşın etrafındayız hepimiz.... 
20 yaş ne ki , bugünden baktığında...


bir gece vakti alelacele biniyorum gümüşsuyundan otobüse...
o gümüşsuyunda gecenin yarısında kamil koç'a binmek...
kelimelerle anlatamam  içimdeki duyguyu....
güzel değildi...çok güzeldi....


iki gün için bile olsa, bekleyenlerin yanına gitme duygusu...
her bir tekerlek adımıyla biraz daha yaklaşabilmenin huzuru...



ne çok beklettim birilerini,  bütün ömür boyunca....
ve  inandıramasam da sevdiğimi, onları da  ne çok bekledim...



o zamanların otobüs yolculuğu da başka...
öyle internetten falan bilet almak yok...
gidiyorsun 1 saat önceden...merkezi arıyor şube...
şu numaralı bileti sattım kapa diyor...
arada bin tane de aksaklık oluyor elbette...



işte o gecelerden birinde....
gümüşsuyundan bindim kamil koça....
susurluk yolcusuyum yine....
allem kallem arka 4'lüde bir yer bulup iliştim...
fakat otobüs ilerledikçe yayık ayranı gibiyim...



izmite vardık varmadık ama ben bunaldım...
önümüzdeki ikili koltukta da bir kişilik yer olduğunu gördüm...
söyledim muavine ben oraya geçsem....diye...
"olmaz abim , hanım yolcu var orada dedi..." kestirip attı... 



kadın ve erkek...her zaman meselesi oldu bu toprakların....oysa biraz  tarihsel toplum  yapımıza  etraflıca baksalar "kadınsız erkek toplumunun  suyu çekilmiş değirmen,  erkeksiz kadın toplumunun  güneşi unutmuş  dağ doruğu olduğunu"  görecekler ama.....daha da ötesi, bu topraklardaki bütün başarıların  arkasında  kadın ve erkek yanyanalığının izlerini anlayacaklar....hititlerden , selçukluya  cumhuriyete kadar....neyse...bu uzun bir mevzu...




bilenler bilir , muavinlerle de konuşmanın bir adabı vardır...aslında bir çok yerde, bir çok isimle konuşmanın adabı vardır...bazen hafif külhani bir dil işe yarar...bazen daha mülayim olanı...bazı durumlarda da  direkt akıl dili ve emir kipi kullanmak gerekir...



ben şimdi o hanıma gidip izin isteyeceğim....evet derse de gidip oturacağım yanına medeni bir insan gibi...sorun,  kadın erkek yanyana oturmaksa ve o hanım benim için sorun yok derse,  benim için de sorun ortadan kalkmış olacak...sonra da kulaklığımı da takıp walkmanimi açıp müzik dinleyeceğim deyince ben takır takır....şaşırdı muavin...muhtemelen uzun zamandır duyduğu en hızlı cümlelerdi...bir iki saniye yüzüme boş boş baktı ve   bilader, olmaz senin iş ya, yine de bir sor dedi...gittim hemen...bütün şirinliğimle meramımı anlattım...gördüm ki benim gibi üniversiteli bir genç kız karşımda...ya yaşıtız ya bir iki yaş fark var....ne demek elbette hemen gelin dedi...duydu bu konuşmaları muavin de...içinden muhtemelen bana epeyi bir saydırdı da...ama pazarlığı kaybetmenin haleti ruhiyesiyle itiraz da edemedi....hemen geçtim ikili koltuğa...



medeniyet ne güzelmiş, ikili koltukta seyahat etmek ne güzelmiş dedim içimden:))) bir taraftan da enikonu daralttım kendimi, yanımdaki genç hanıma  düzgün bir yol arkadaşı olduğumu beden diliyle de anlatmak için...hemen açtım walkmanimi taktım kulaklıklarımı kulağıma, döndürdüm kaseti...aradan ne kadar geçti bilmiyorum...ama öyle saatler değil...kasetleri değiştirsek farklı müzikleri dinlesek olmaz mı dedi yanımdaki genç hanım arkadaş...baktım ki o da walkmanli....bunlar gazete değil ki, kaset..herkesin müzik zevki farklıdır...muhtemelen sevip dinlemezsiniz siz benim kasetimi gibi cümleler kurdum...nereden biliyorsunuz ...dedi kocaman gözlerini açarak ve öndeki iki dişine de  fransızlar gibi  takla attırarak....bilirim ben, herşeyi bilirim...dedim daha da huysuz genç adam moduna geçerek...biraz daha ileri gidip , diyelim ki siz bendeki kaseti beğendiniz , benim sizin kasetinizi beğenmemin garantisi var mı ..dedim...insan hep mi beğendiğini istediğini yapar...diye kontra bir cevap geldi...altı üstü kasetleri değiştireceğiz, bir saat sonra da herkes kendi kasetine kavuşmuş olacak..ne bu soru cevap, anlamadım ki....deyince karşımdaki genç hanım bu cümlede durdum artık... yurt arkadaşım emin'den ödünç aldığım sony walkmanin kapağını açtım ve çıkarıp verdim hardal sarısı GÜNEBAKAN isimli yeni türkü kasetini....açtı walkmaninin  kapağını,  çıkardı verdi mavi renkli beatles kasetini...




bütün bunlar olurken, muavin de  kıllanan adam!!! moduyla habire etrafımızda dolandı...aramızda en ufak bir sürtüşme ibaresi sezse muhtemelen yaka paça atardı beni yol üzerinde otobüsten...vermedim o kozu muavine...aksine kilometreler ilerledikçe ,  izmirli  "imbat rüzgarıyla" eni konu arkadaş olduk... espriler yaptık...okullarımızdan söz ettik...ben avrupa yakasında öğrenciydim, o anadolu yakasında...ben türkçe görüyordum dersleri o en ağırından ingilizce.... 



gece yarısı otobüs ilerlerken sohbet öyle güzel aktı ,  paylaşılanlar öyle mutluluk verdi ki , kafamızı kaldırdığımızda , otobüs susurluku geçmiş balıkesire doğru ilerliyordu ayazlı bir şubat sabaha karşısında....açıkcası hiç de rahatsız olmadım...dönerdim oradan işte ne vardı ki...balıkesir garajında bol karbonatlı sabah çayları içtik imbat rüzgarıyla......her şeyi orta karar kalitede olan garaj börekleri ikram ettim ona...ne de olsa balıkesirli olan bendim...ayrılırken telefonlar aldık verdik...adresler...verdiğimiz telefonlar da adresler de  istanbuldaki yurtlarımıza aitti !!!




sonra ben bindim susurluk dolmuşlarına evime geldim...o izmire devam etti...sonra aradan epeyi zaman  geçtiğinde bir kart aldım  kaldığım yurdun adresine gelen...a. kadir'in dizeleri vardı kartın üstünde.... şu tarihteki devlet  tiyatroları taksim sahnesi oyununa bilet aldım ikimiz için...gelmeyeceksen yurttan beni arayabilirsin...aramazsan geleceğini varsayacağım murat diyordu...hakikaten gittim o oyuna...çok karlı bir istanbul zamanında yürüye yürüye gittim taksim venüs sahnesine...bu havada onun gelmeme ihtimalinin çok yüksek olduğunu düşünsem de...oradaydı...elinde bir çay bardağıyla ve iki biletle bekliyordu...sonraki zamanlarda da çok gittik imbat rüzgarıyla oyunlara...havanın daha güneşli olduğu zamanlarda , meczuplar gibi saatlerce dolaşarak istanbulun altını üstüne de getirdik...gün oldu birbirimizin okul kantinlerinde de bulunduk...arkadaşlarımla tanıştı...arkadaşlarıyla tanıştım...başlayan her arkadaşlık her ilişki gibi aramızdaki paylaşım da kendi yolunu buldu....neredeyse unutur olduk birbirimizi....



sonra aradan çok yıllar geçti....
sonra aradan çok yıllar geçti....


bir sabah,  kocaman bir zarf içinde  bir kart geldi imbat rüzgarından... o kadar zaman geçmişti ki adını bile unutmuştum neredeyse....sana bu kez nazım hikmet şiiri gönderiyorum...diyordu kartın arkasında...çok güzel bir yazısı vardı...çiçekli de imzası...dilerim mutlusundur  diyordu...bir yere yetişme telaşındayken hızla okudum iki satırını...sonra kocaman zarfa bir daha bakayım dedim ...içinden bir de kaset çıktı...yıllar önceki yolculukta kaset değiş tokuşu yaptığımız anda benim ona dinlemesi için verdiğim hardal renkli günebakan kasetinin aynısıydı....unutmamıştı...unutmamıştım...



kaset elimdeyken tam kapının eşiğine gelip bir sigara yaktım....hadi geç kalıyoruz.... diyordu birileri sağdan soldan....bence erken bile gidiyoruz...ruhlarımız arkada kalacak bu gidişle dedim...ama bu cümleyi içimden mi dışımdan mı dedim hala  hatırlamıyorum...



ve aradan  30 yıl geçse de hala her yeni türkü dinleyişimde o imbat rüzgarının cümleleri gelir aklıma...yutacağımdan emin olsam da yine de beni telaşla heyecanlandıran  bir balık kılçığı gibi takılır boğazıma gençlikte paylaşılanlar...

o yüzden yeni türkünün GÜNEBAKAN  albümünü ayrı severim....

çok hüzünlü severim...

     ( murat örem / 30 mart 2017 / ankara...)

                            hardal sarısı değil !!!  çünkü bu cd :))




29 Mart 2017 Çarşamba

benim için yoncalodi, 2002 yılında aydın'ın ağustos sıcağında karşıma çıkan o şıngırtılı ses ve 34 yaşımın gençliğidir :))

                                umur örsan örem / arda erhan örem/aspendos/ 2002

- dün, burada  "susurluktaki küçük çocuk ve nilüfer"  temalı bir önceki yazı , bir gün içinde yüzlerce kere okununca ; devam edelim  dedim, anılara ve anılarla özdeşleşen hikayelere..- 

                                                 ****

benim için yoncalodi , 2002 yılındaki 34 yaşımdır... efeler diyarı aydın'ın o ölümcül sıcağında yüzüme aniden yayılan ve hiç unutmadığım gülümsemedir....



nasıl ama nasıl sıcak bir ağustos günü...yeğenim tayfunun acıpayamdaki düğününde bulunmuş, iki gün acıpayamda kalmış ve tatil yoluna revan olmuşuz...sözüm var çünkü hem çocuklara hem annelerine...fethiye, antalya, alanya, side, aspendos, demre, kaputaş, manavgat, düden , aydın, kuşadası, efes, selçuk, aydın, çine.... diye gidecek yol ve tatil...gitti de  çok şükür....


15 yıl geçmiş aradan...yıl 2002....umur örsan 8, arda erhan 4 yaşında....anne baba olan bizler de yalnızca 34:)) bir otomobilin içinde gidiyoruz güneye güneye daha güneye...klimalar mlimalar falan açık ama bana mısın demiyor...


egeyle akdenizin öpüştüğü o coğrafyanın yaz sıcağını bilenler bilir....acıpayam denizliden vira bismillah demişiz, dağları tepeleri aşmışız aydın'a varmışız bir öğle sonrasında...şehir daha da yanıyor...otomobilin kapısını açtığınızda bir alev dalgası öpüyor bedeninizi...ama sözüm var çocuklara... aydın'da mola verip o ne idüğü belirsiz dünya markası hamburger mönülerden yedireceğim...evet , bir zamanlar ben de işledim o günahı...yıllardır kapısının önünden geçmiyorum böyle yerlerin...çocuklar da eşşek kadar oldu...günah varsa da onlar kendileri işliyor artık kötü beslenerek:))) 


birden her yerimiz sıcaktan yapış yapış olmuşken, yana yakıla otomobile de park yeri ararken, bir taraftan da çocuklara laf yetiştirirken araçtaki alıcı  radyo moduna geçti ve aşağıdaki şu derinlikli ses doldurdu içeriyi...açtım sesi..açtım sesi...açtım sesi...bir keyiflendim...bir keyiflendim...


o keyifle park yeri de buldum...yorgunluğum da geçti....hatta bir hamburger mönü de ben de yemiş olabilirim :)   yonca lodi ve unutulmaz erol evgin şarkısı....işte yonca lodi benim için aydın şehir merkezinde klimalar açıkken bile ter içinde direksiyon sallayan 34 yaşındaki o genç:)) adamdır....


hikayenin özü ve özeti budur...
arz ederim değerli okurlarım :))

( murat örem / 29 mart 2017 / ankara ) 

28 Mart 2017 Salı

bugün bile ne zaman yola çıksam, çocukluğumun susurluk garajındaki "akın minibüsleri" gelir çakılır zihnime..."hayırlı yolculuklar cümleten..." diyen babam taşkın hocanın davudi sesi de kulaklarımda çınlar durur sevgiyle..ve bir de o büyülü ses "nilüfer...."

belki kimseler farkında değil ama...
bir çok isim,   gözümüzün önünde yaş aldı...
yaşlandılar, yaşlandık !!! 


mesela hala başka önemsediğim nilüfer...ben nilüferi 1970'lerde dinlerken,  kısa pantolonlu çocuktum...nilüfer daima   apayrı kıymette  görünürdü gözüme...


bir kere müthiş bir ses derinliği vardı hep...o notalarla inanılmaz oynardı sesinin inişi çıkışıyla...hangi eseri söylerse söylesin sesinde bir umut vardı...hayatın üstüne üstüne gitmenin eyvallahsızlığı vardı...son pişmanlık fayda etmez git ona söyle derken bile  bağışlayan ve  nefrete tenezzül etmeyen bir tarzı vardı :)))    aşktan bile kahır çıkarmayı gereksizce başarabilen acılı kültürümüzde,  bu ne asil bir haldir...ne zaman aklıma nilüferin sesi düşse hafızam beni bin yıl önceye götürür...ve hep aynı kareler canlanır zihnimde mutlulukla...




tarih, 1970 lerin ikinci yarısının sonları...hala susurluk inebey ilkokulunda öğrenciyim...güneşli bir haziran günü....karneler alınmış...hepsi pekiyili haliyle çantaya konmuş...balıkesirdeki,  babanneme dedeme gösterilecek gururla...




susurluk balıkesir yolundayız...öyle çift şerit mift şerit , bölünmüş yolun falan hayali bile yok...daracık , patika gibi yol...ince kalın uçurumlar da bonus:)) yolun kilometresi 50'ye yakın...ve o yolun süresi en az 1 saat ve genellikle de epeyi fazlası...bir de yola çıkmak için beklemek falan derken en az 2 saate yakın herşey...hususi araç da  neredeyse kimselerde yok....bizde de yok !!!




dedim ya...1970 lerin ikinci yarısının sonları...artık şimdiki haliyle ilgisi olmayan eski susurluk garajındayız..garajdaki küçücük odanın önünde,   tarihi akın dolmuşlarının dolunca kalkmasını bekliyoruz, dolmuşun koltuklarına eşyalarımızı önceden koyarak...dört kişilik örem ailesinin yanında  en küçük dayım da var...biz balıkesirde ineceğiz babaannemlere gitmek için...o bir kaç vasıta daha kullanarak,  acıpayama vasıl olacak...bayağı bir macera 1970 lerde susurluk acıpayam arasını gitmek gelmek...o macerayı kaç defa yaşadık...10 , 20, 30 40 50..belki  daha fazlası.....



ben sevinçliydim babaanneme dedeme gidiyorum diye...akın minübüslerinin odasının önünde bekliyoruz herhangi bir  ford dolmuşun müşterilerini...öyle midibüsler bile çok daha sonrasıdır....dolmuşun kalkmasını beklerken birden o güneşli haziran gününde bir şey oldu... 


nilüferin sesi kapladı her yanı eski susurluk garajında... 


belki radyodan geldi o ses...belki susurluk garajının o yıllarındaki tatlı serdengeçtilerin biri plak ya da kaset koydu....bilemiyorum...ama hepsi birbirinden ilginç hafif külhanı serdengeçti yüzler bir çok yerde olduğu gibi susurlukta da vardı...ve şimdi düşünüyorum da hiçbirinin en ufak bir huysuzluğuyla tehdidiyle  karşılaşmazdı ahali...varsa bir zararları,  en çok kendilerineydi alkol tütün diyerek....biz çocukları aksine uzaktan korur kollardı birçoğu....masal gibi gelebilir size,  ama hakikaten öyleydi....bir zamanlar inanın hepimiz çok daha tehlikesiz yaşardık ve akşam eve gelirken kimse kimseleri dakikada bir aramazdı cep telefonlarıyla :)))  çünkü evlerde bile telefon yoktu ama herkes daha huzurluydu...



aslında  o susurluk balıkesir arası yolculuklar da apayrı bir yazının konusu....koltuklar dolunca paralar hemen toplanacak...şoför mutlaka bismillah diyerek afili bir haraketle koltuğa oturup kontağı çevirecek...sonra yola çıkacağız....bu arada yolculardan biri de mutlaka ama yüksek sesle ve arkaya da dönerek şu cümleyi kuracak ; "cümleten hayırlı yolculuklar...." 



eğer dolmuşta babam taşkın hoca varsa genellikle o kurardı daha hemen yolun başında kalın öğretmen sesiyle ve çok içinden gelerek "cümleten hayırlı yolculuklar inşaallah " cümlesini....aminn hocammm cevabı gelirdi yolculardan da...sonra da bazı dudaklar kıpırdanırdı dualar için...


bugün bile ne zaman yola çıksam...uçakta gemide aracımda şurada burada yanımda kim olursa olsun...hep o güneşli haziran günü gelir aklıma...susurluk garajındaki akın minübüsleri gelir..."hayırlı yolculuklar cümleten..."  diyen babam taşkın hoca gelir....


gözümü kapatır bir nilüfer şarkısı okur söylerim hemen zihnimden...
sen daha çok yaşa nilüfer, güzel seslerin prensesi derim...


yaaaa, abi, nilüferin sesi de gitmiş artık diyen kendini bilmeyenlere de hiç lafımı esirgemeden " hadi oradan kelek , nilüferin ölmüş sesine bile  sen kurban ol ....boyundan büyük laf etme" demeyi de ihmal etmem....   


çünkü nilüfer benim en güzel çocukluğumdur...
nilüfer hepimizin çocukluğu yetişkinliğidir...
nilüfer en çok sobalı kestaneli  elektirik kesintili 1970 lerdir....

ve nilüfer eskisi yenisiyle çok büyük sestir.... 
taaa uzak yollardan gelen o büyük sestir....!!!! 


             ( murat örem / 28 mart 2017 / ankara ) 

26 Mart 2017 Pazar

çöp tenekesinde bulunan bir demet mor sümbülle, mürdümeriğibakışlıkadının hikayesi.....



ankara’da güzel mi güzel bir pazar günü  işte…
gün öğleyi dönünce  biz de katıldık  kalabalığa…
yürüdük yürüdük yanyana , yanyana , adım adıma


nasıl güzel bir kalabalık var seğmenler parkında


demlenmiş çayını  rejisör koltuklarında yudum yudum içenler…
evde yapılmış börekleri çocukların ağzına tıkmak isteyenler…
teneke bira kutularını  kalabalığa gösterince büyüdüğünü sanan ergenler



her renkten her yaştan insan….kendi halinde…dünya halinde…
insan işte…insan işte…


biz de soluklanalım dedik şurada…
soluklandık…sohbetlendik…
ince kalın sigaraları yaktık…
aktı zaman bir süre…
bir süre daha…


sonra , hadi gidelim dedim, kalk yürüyelim  dedim,  sıkıldım dedim…
peki dedi, geç bile kaldın dedi mürdümeriğibakışlıkadın
amma mızmızlandın murat demedi…sakince peki dedi…


bilir, iyi bilir , sıkılırım ben bir yerde uzun oturunca…


yeniden yürüdük yanyana tunalıya kadar…
şuradan beş on dakika kitaplara gitmem lazım dedim…
ayakkabı satan mağazalara ben de iki dakika uğrasam dedi…
elbette, yarım saat sonra şurasında buluşalım tunalının dedim…


mürdümeriğibakışlıkadın yeni  alacağı ayakkabılarına gitti…
ben de aklımdaki kitaplarım   için yürümeye devam ettim…
bir anda gördüm ki ; öyle duruyordu bir demet sümbül…
tunalının  çöp kutusunun üzerinde,  seyyar paketiyle, fiyonguyla…


bekledim üç beş dakika, sahibiyim diyerek  gelen giden olur mu diye…
baktım kimsenin umrunda değil, çıkardım telefonu çektim fotoğrafını…



kimbilir ne olmuştu…kimbilir kim almıştı o bir demet sümbülü…

kimbilir kime almıştı şu güzelim bir demet sümbülü…

ve kimbilir ne olmuştu da sahipsiz  bırakılmıştı o bir demet sümbül…

belki de sümbüle değil de alana  kızmıştı sümbülün yeni sahibi…

fırlatıp atmaya kıyamamıştı da, bir çöp kutusunun üzerine bırakmıştı..


saniyeler içinde kaç senaryo geçti aklımdan…
eğer böyle olduysa , yine de iyi bir insanmış dedim içimden…



çiçeklere kıyan,  insana da kıyar çünkü…

çiçeklere kıyamayan,  insana hiç kıyamaz çünkü…


50 yıllık ömrümde öyle çok çiçek almıştım ki…
kah demetiyle…kah saksısıyla…kah jelatinli simli süslü halleriyle…
hepsini üstüste koysam orta halli bir 4 çeker daha  aldırırdı  bana…
helali hoş olsun….helali hoş olsun…


çünkü bir erkek hangi vakitte, kime hangi çiçeği alacağını  bilmeli…
ve bir kadın da hangi  çiçeği hangi vazoya koyacağını,  mutlaka  öğrenmeli..



bunlar geçerken aklımdan  ben de kıyamadım o bir demet sümbüle
uzandım aldım çöp tenekesinin üzerinden sağıma soluma bakınarak…
hala hazırdım, bu çiçeğin sahibi benim sesini duymaya..
kimseden gelmedi böyle bir ses…
bir demet sümbülle yürüyüp gittim,  sonra kitaplarımı da aldım…


buluştuk mürdümeriğibakışlıkadınla yeniden  tunalının tam kalbinde…
baktım, elinde yeni aldığı ayakkabılarının parlak çantası…
baktı , elimde yeni aldığım kitaplarımın çantası….

ve bir demet de sümbül…


gözlerini kısarak , uzandı aldı sümbülü elimden mürdümeriğibakışıyla..
artık diyemedim ayaküstü, böyle böyle oldu, işin aslı bu  diye…
değiştirdim konuyu, gel şurada bir fincan da kahve içelim falanla….


bu  yazıyı yazarken ben haberi yok hala  hikayenin aslından…
okuyunca ne der mürdümeriğibakışlıkadın,   iyi kötü tahmin ediyorum


kalabalığın içinden çantalarımız ve bir demet sümbülle kaçarken
sümbüllerim var şu kadar liraya diyordu bir başka kadın…
benim de var bir demet sümbülüm en güzelinden hem de  diyordu                        mürdümeriğibakışlıkadın…


şu hayat ne garip değil mi   yohan boka    diyordum ben de mırıldanarak…


yemeği evde mi yeriz murat ….sorusu hemen yanıbaşımdan geliyordu… 
ve ankaraya güzel bir mart akşamı yağıyordu….
     
            ( murat örem / 26 mart 2017 / ankara) 
                   edip akbayram / çiçekleri ezme yavrum
 

22 Mart 2017 Çarşamba

hayat diyorum murat örem, ihtimaller ordusudur...kim katil, kim uşak...kim dost kim düşman…filmin sonunda ya görürsün ya göremezsin !!!

 artık yerinde yeller esen, oyun bahçeli, tavus kuşlu, havuzlu , susurluk parkı
                            1975...anne oğul öremler...müjgan örem....murat örem.

                                                                         ***
-yatıyorum kalkıyorum, hep aynı  şey dönüyor zihnimde…ölümü tanıdığımı sanıyordum….ama bin bir yüzü varmış …tanınmıyormuş…hele bir de en yakınına düşünce insanın…ve biteviye sürünce… çok yakın zamanda haberini aldığım bir farklı  sesin ölümü de etkiledi  beni…daha 41 yaşındayken ölmüş alp bora da..alp bora kim diyenlerin bir kısmı , bu  yazıyı okudukça aaa o muymuş diyecektir büyük ihtimalle…

bu yazı , biraz da bütün ölümlerin hikayesi…
ve unutmayın,  aslında her ölüm , yaşamın da hikayesi…
                                                                  muratörem-                                 
                      
                                 **********

2014  yılının , haziranı….50  yaşa  doğru gidiyorum…
başımda   yine   bin türlü   rüzgar   esiyor…
sevdadan tutalım da ,  akıldan fikire ,  kalpten zihine kadar,,,,


yıllardır  bir yanım bahar bahçe,   bir  yanım  salkım salkım mor hüzün…
üzüm değil;  hüzün:))   değerli okur…


ankara’daki evde yalnızım günlerdir…
ama ankara’da çok kalabalığım yıllardır….


gidiyorum  geliyorum  işe güce…
dalıyorum çıkıyorum güneşe geceye…


çocuklar erken başlatmış tatili,  anneleriyle…
bir cuma günü…öğle vakti…elim telefona gidiyor…


babam taşkın hocamı arıyorum cuma namazı saatini de hesaplayarak…
telefonu meşgul….


annem müjgan hocanımı arıyorum…
telefonu meşgul….


susurluktaki evi/mizi  arıyorum…
ev telefonu  meşgul…


küçük oğlum arda’yı arıyorum…
telefonu meşgul…


aynı sırayla  bir tur daha dönüyorum,  5 dakika içinde….
hala, o sevimsiz  meşgul sesi,  aradığım bütün hatlarda…


artık keskin  bir merak  duygusu sarıyor ruhumu…
kime ne oldu diyorum….babam mı...annem mi…
çocuklar mı…anneleri mi…kim….


garip bir durum var….çok garip bir durum var….bu kesin de…
ne var…ne var…ne var….ne var….kime ne var….


artık son çare olarak,  hiç istemeye istemeye,   günlerdir annemlerin yanında olan  sarıdamarlıgüzelgelini  arıyorum…çalıyor telefon….bir daha  çalıyor…muhtemelen o da istemeye istemeye  açıyor telefonu en sonunda…o son  tel koptuğunda, karşısındakinin sesinden  bile kaçmak ister ve bıkar ya insan…aylardır hatta yıllardır o zamanlarımızdayız karşılıklı…yıllardır döne döne teli  geren, her şeyi  yay gibi yapan, sınırları zorlayan, ben seninle  oynamak istemiyorum küstahlığına şımarıkça bulanan,  elhak benim  bu süreçte:))




böylesi pürçeklenmiş  duygular içindeyken uzaktaki birini aramak zor…yorucu…gereksiz…ama hayat işte…hal hatır bile sormadan , biraz da zoraki şirinlik yaparak ,  hayırdır... ne oldu yahu….eski ptt santralleri gibi bütün hatlarınız  habire meşgul …en sonunda seni aramak zorunda kaldım kusura bakma… falan diye gevelerken  ben, robotik bir sesle tane tane dökülüyor kelimeler sarıdamarlıgüzelgelinin  ağzından …



her kelime sanki taze fidanların, çiçeklerin  üzerine düşen dolu taneleri gibi ;  “ enişten/m/ler , meral teyzen/m/ler, ramize teyzeler  yeğenim  kağanın düğününe de katılmak  için  susurluk’a gelirken kaza yapmışlar…kaza çok ciddiymiş…burhaniye-balıkesir arasındaki ivrindi  yakınlarında  olmuş…arabayı eniştem kullanıyormuş…ölü de var görünüyor…detay öğrenmeye çalışıyoruz saatlerdir…. telefonlar o yüzden böyle…durum bu…hepsi ama hepsi bu kadar….”


peki…haberleşiriz…deyip kapatıyorum telefonu….yaaa murat örem, büyük konuşmayacaksın diyorum kendi kendime…hesapta aylarca duymak istemiyordun sesini karşındakinin…ağız dolusu pat pat da söylemiştin bu hissini  kaç defa  ama bak istemesen de hayat onu aramak  zorunda bıraktı seni…hayat seni zorlamasa,  ne sen arardın , ne de karşındaki açardı  telefonunu, sen bin kere bile onu yana yakıla  arasan da diyorum zihnimin içinde…


ölüm yine indiriyor tokmağını, süfli didişmelerin  üzerine….


bütün bunları saniyeler içinde düşünürken bir  taraftan da evin içinde alık alık dolanıyorum…bir sigara yakıyorum hemen…ölüm nerden çıktı şimdi diyorum…oysa ölümün her an her yerden çıkacağını bilecek kadar yaşamışım…tecrübe de etmişim defalarca…yola çıkmam lazım hemen diyorum….bir telefon trafiği de biz yaşıyoruz ankarada…kardeşim ayşın eniştemiz / kocası hakan diye diye…


yıllarımı verip yıllarını aldığım, ortalığın  gül dikenlerine bulandığı zamanlardan güle oynaya ve kanaya kanaya geldiğimiz  bahar dalını  arıyorum hemen böyle böyle olmuş diye…bekle hemen geliyorum yüz yüze uğurlayayım seni diyor…allahın haziran sıcağında,  bir ankara ağacının duldasında yanyana geliyoruz bahar dalıylabitmeyecek bu şaşkınlıklar acılar diyor bahar dalı kinayeli kinayeli, üzgün üzgün , şaşkın saşkın…devam ediyor tane tane sigarasından da nefesler çekerek; geçen sene tam bu zamanlar başka ani kayıplar yaşadık ikimiz de…şimdi de bu durum…başımıza gelenlere bak…



bahar dalının böyle bir tarafı hep var;  hayat nereden akarsa aksın,   yalnızca oturduğu dairenin tek bir  penceresinden bakmaya alışmış dünyaya, bahar dalı...belki bencilliğinden yapmıyor bunu...belki de yalnızca bildiği buo zamanlar bu kadar yormuyor bu tarafları beni…duyup da duymazdan gelip bir sigara daha yakıyorum…hadi beni şuraya bırakıver çocuklar gelmek üzeredir diyorum…ayşınların beni alacağı yere ilerliyoruz  hızla tozu dumanı kata kata….


ne garip…çok garip…oysa daha 24 saat bile geçmemiş , bahar dalının da olduğu bir akşam meclisinde ettiğim cümlelerin üzerinden…sanki olacakları birebir görmüş gibi hayatın sürprizleri bitmez….bir telefon gelir…şurada şu oldu….sevdiğimiz şu ismi kaybettik cümlesini ediverir karşıdaki ses ..diye anlatmıştım daha dün gece etrafımdakilere…


ettiğim cümlelerin küt diye gerçek olması aklıma gelince  ürperiyorum…
kendi kehanetimden kendim bile korkar oluyorum ….
sonra, hayat diyorum murat örem, ihtimaller ordusudur…
kim katil,  kim uşak, kim masum  kim dost , kim düşman…
filmin sonunda ya görürsün ya göremezsin !!!



yola çıkıyoruz apar topar sarı sıcak bir haziran öğle sonrasında…
artık kaç kere gittiğimi unuttuğum  ankara susurluk yolundayım yine…


ilerleyen dakikalardaki telefon trafiğinden anlıyoruz ki artık ismail özkök eniştem yok…torosların güzel çocuğu yok !!!  kaza yapan arabadaki herkes de ölümün hemen kıyısındaki yoğun bakım odasında.….bize gelen haberler böyle…sonrası bilindik şeyler işte…sonrası ölümü vakarla ağırlama zamanları bizim için…


ne diyor büyük şair ismet özel;

ölümler ölümlere ulanmakta ustadır ;
hayatsa bir başka hayata karşı….


iki gün içinde,  üzerimize düşeni yapıyoruz adım adım…
bir yanımız hastahanede öbür yanımız kabristanda kala  kala..


ışık hızıyla dönüyorum ankaraya iki gün içinde…
kaçıyorum ölümün olduğu yerden, bahar dalının olduğu güneşe…
güneşli portakallı bir kek kokusu karşılıyor ankarada  beni…
bahar dalının gönülden kapıları ve insan yüzü  karşılıyor….



aradan üç beş gün geçiyor sonra….ankaradayım…
yaz mevsimi de olsa bahar dalının yanındayım…
acılar denizinde yüzerken ben,  yanımda hep bahar dalı…
bazen bardakların içinde kayboluyoruz hüzünlü hüzünlü…
bazen hayatın içinde….


aradan üç beş gün geçiyor sonra…ankaradayım…
en iyi bildiğim işi yapmak için oturuyorum klavyenin başına…
yazmam lazım…yazmam lazım…
acımı sağaltmak için yazmam lazım…


açıyorum o sesleri  youtubeden…
sonsuz döngüye alıyorum iki şarkıyı ardarda…
üç dört saat aralıksız dinliyorum ikisini de….


sema moritz’den;  hasret …
nim sofyan solisti alp bora’dan da ; senden bana yar olmaz….

işte bu yazının başındaki alp bora bu alp bora

                                              sema moritz / hasret

onlarca kere çalarken arka arkaya iki ezgi…
ipil ipil şakır şakır akıyor  gözümden yaşlar…
parmaklarım  binlerce kere  dolanıyor harflerin üzerinde…
hem ağlıyor hem yazıyorum…hem yazıyor hem ağlıyorum….
torosların güzel çocuğu ismail özkök eniştem yazısı çıkıyor ortaya…
yazı bitiyor ; eşşek kadar adam, nasıl ağlıyorum, nasıl ağlıyorum….



iki ezgi de çok eskilerden hüzünlü bir sevda hikayesi aslında…
ölümle hiç ilgisi  yokmuş  gibi görünüyor iki  ezgi de …
oysa ne diyor bilgelerin bilgesi o güzel insan ; 


“ her sevda,   uçurumun dibinde  ölmeye benzer…
o yüzden   sevgiliye  yar denir…”


sonra aradan yıllar geçiyor…
yine bir telefonda,  babanı kaybettik oğlum diyor,  annem müjgan hocanım…
yine evde yalnızım…yine fır dönüyor dünya…yine sigara arıyor ellerim…
yakıyor çakmağı şak diye aynı eller…sonra numaraları çeviriyorum…


yahu neredeyse daha dün,  evimdeki  şu berjer  koltukta beşiktaşı izlemiyor muydu  portakalını  iştahla  yerken babam taşkın hoca diyorum…bir yandan da kendi kendime…


oysa bilmem gerekiyor;
ölümün dünle işi yok ki…
ölümün işi hep bugünle…


babamın ölüm / hastalık haberinde de yine yola çıkıyoruz apar topar….
yine yolda yeni bilgiler alıyoruz…bu kez ölümün ertelendiği yönünde…


önce öldü denilen taşkın hoca yoğum bakımda tutulacak oluyor…
köksüz bir çınar ağacı gibi iki gün daha yaşıyor …


belki de oğlunu kızını beklemek için yapıyor bunu son gücüyle…
ne zaman ki oğlu murat, kulağına eğilip; gitmek istiyorsan git baba diyor;
işte ondan sonra bırakıyor uçurtmanın kuyruğunu babam taşkın hoca…


hey gidi hey…
taşkın hoca öldüğünde 72 yaşındaydı…


yukarıda bahsettiğim ismail özkök eniştem yazısını  şakır şakır ağlayarak kaleme alırken  dinlediğim unutulmaz şarkıyı bambaşka söyleyen alp bora daha geçenlerde öldüğünde  yalnızca 41 yaşındaymış…


öyle işte sevgili okurlar;

her şarkının bir hikayesi var bende…
her hikayenin de bir şarkısı…

insan fil hafızalı olup hiçbir şeyi unutmayınca
böyle büyük lanetleri ve küçük mutlulukları oluyor işte…


son 20 yıldır yeni ve zehirli bir rüzgar esiyor tüm dünyada…
              duygularınızı saklayın hep güçlü görünün yenilmeyin…
diye fısıldıyor size çok bilen aslında hiç bir boku bilmeyen uzmanlar...
  

böylesi cümleleri her duyduğumda “ hass   .ittir ” çekiyorum ben…



duygu dediğin, dedenden kalan pul değildir ki defterde saklayasın
duygu dediğin hayatın kendisidir…duygusuz her insan kocaman bir taştır…


ve sakladığınız  bastırdığınız her duygu , tabutunuzdaki bir çivi dahadır…
benden söylemesi …ister dinlersiniz…ister havaya bakıp ıslık çalarsınız…


ben bu yazıların hepsini aklımın imbiğinden damıttığım , anılarımla yaşattığım duygularımla yazıyorum…kah kanaya kanaya yazıyorum…kah güle oynaya yazıyorum…kimselerin aziz hatırasına halel gelmesin, haksızlık olmasın  diye kendimi en kenarda tuta tuta , en huysuz yapa yapa yazıyorum…



ama bu yüzden de , aynaya her baktığımda, saçları sakalları apak olsa da, gözaltları torbalansa da, hiçbir sevdadan ve hiçbir kavgadan borçlu çıkmayan , yaşadım erik agaçları şahidimdir diyebilen, hayatın kahrı kadar neşesiyle de çoğalan  ve hala yüzüne gururla bakılacak bir yüz görüyorum…

                      ( murat örem / 22 mart 2017 / ankara….)