*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

13 Şubat 2017 Pazartesi

"ben ölürsem; akşam üstü ölürüm...."







günlerdir ata topraklarındayım...
çocukluğumun geçtiği evin içindeyim....


gelenler gidenler....
arayanlar soranlar....


onar onar,  hastahaneye camiye kabristana evimize...
Taşkın Hocalarına  koşanlar  koşanlar koşanlar....



günlerdir beynimin içinde uğuldayan kelimeler...
acım büyük...


ben babalığından razıyım Taşkın Hocamın....
umarım o da razıdır evlat halimden....


yaşarken çok yazdım babam taşkın hocayı da...
çok okudu yazılarımı ne mutlu ki...


yaradanın gücüne gitmesin ama 
bir erkek çocuğunun babası ölecekse, 
evlat  sahibi olduktan sonra  ölmeli babası....

ki yaşamalı en büyük baba her daim 
bir seste bir bakışta bir tınıda bir el öpmede....


ben yine yazacağım aklımın erdiği her şeyi ; 
Babam Taşkın Hoca'yı da elbette...


ama biraz müsaade...

( murat örem / 13 şubat 2017 / susurluk....) 



5 Şubat 2017 Pazar

dünya hiçbir zaman "sevgi köyü" olmayacak...böyle hayaller kuran ütopiklerden de değilim…ama dünya benim gördüğüm yarım asırlık hiçbir döneminde, başarı kriterlerinin bu kadar çarpıtıldığı günler de yaşamadı...



yaz mevsimiydi…bir ıhlamur ağacının altında bayram kahvesi içiyorduk…iki elin parmaklarına yakındı sayımız masada…havada güzel bir akşamın huzuru vardı…söz döndü dolaştı  abd seçimlerine geldi…evin genç kızı da katılmıştı sohbete.. üniversiteyi abd de okumaya başlayacaktı birkaç ay sonra….kalabalıklarda  her zaman yaptığım gibi bir soru cümlesi attım ortaya “abd seçimleri için tahminin nedir…” diye…genç kız gözlerini kıstı ve kendinden çok emin cümlelerle “ para kazanmanın en iyisini bilen isim, seçimi de kazanmalı…madem bu kadar başarılı !!! mutlaka vardır  büyük bir ustalığı…ben trump’ın kazanmasını istiyorum ”  dedi…



o güzel bayram gecesinde uzatmadım konuyu…mesele zaten benim için abd seçimlerinde iki adaydan birinin daha iyi olduğunu empoze etmek falan değildi…belki iki aday da  birbirinden beterdi…ben genç insanların başarı kriterlerini gördükçe şaşırıyordum, ürperiyordum…iki evladımdan onların arkadaşlarından da  görüyordum ki biz ne anlatırsak anlatalım , evlerinde ne görürlere görsünler gençlerin başarı  kriterleri başkaydı…akılları karışıktı….iyi ya da kötü anlamında söylemiyor/d/um bunu…gençlerin kriterleri çok başkaydı….çoook para kazanmak, gemisini yürüten kaptan olmak dünyanın her yerindeki  gençler için cazibe merkeziydi…biz daha farklı kıstasların çocuğuyduk…onlar başka bir çağın çocuklarıydılar…


biz mesela fakülte yıllarımızda okula her an yolda kalan anadol arabasıyla gelen, hep aynı takım elbiseyi giymek zorunda kalan  hocamızı hiç kazan/ama/dığı para üzerinden tartmamıştık…bilgisine,  yazdığı tuğla gibi kitaplara, ülkemiz hakkındaki makalelerine, hocamızın  ideolojisine yakın ya da uzak da olsak büyük saygı duyardık…para kazanmakla başarı arasında ve saygınlık arasında  bu kadar net bir ilişki kurmadığımız kesindi…



aradan aylar geçti…hayatı boyunca en büyük vasfı  belki de yalnızca çok para kazanmak olan trump abd başkanı oldu !!!…karşısında emperyal kötücüllüğü onlarca kere gözlenmiş , üzerinden  plastiklik ve  sentetiklik  akan kadın vardı seçimlerde ve trump kazandı…üzerine  onlarca yıldır haklı olarak yapışmış bir çok kötü sıfatının  yanında özgürlükler ülkesi tanımı da kondurulan abd'de yeni başkan hızlı !!!   başlamıştı.



bazı özgürlükler fazla geliyordu yeni başkana..nezaket de gereksiz geliyordu…açıyordu telefonu kimine sert çıkıyordu kiminin yüzüne telefon kapatıyordu…sonra bir anda 7 ülke için abd vizelerini iptal ettiğini deklare ediyordu. wasp  !!!   kumaşından  geldiği o kadar belliydi ki…yeni başkan için her şey ticaret  ve paraydı. din kültür sanat eğitim yalnızca para kazanmak için anlamlıydı sanki…



bütün bunlar yaşanırken , çok yakın zamanda evde yine bir kahvaltı masasındaydık…neredeyse çeyrek asrı ilmek ilmek dokumak için hayatımdan vazgeçtiğim bir genç adam vardı karşımda bu kez…neler neler konuşmamıştık ki onunla yıllar içinde ve her yerde…. insan hakları, özgürlükler, sanat, şiir, dünya, ülkemiz….yüzlerce başlık vardı arkamızda…o kahvaltı masasında “trump   7   ülkeyle vizeleri durdurmuş” dedim üzüntüyle…biraz da alaylı bir ses tonuyla “helal olsun adama…” dedi karşımdaki genç ses…şaka yapıyor sandım..bir daha baktım yüzüne…şaka yapmıyordu…evet ironik bir cevap vermişti ama olan bitenden çok da rahatsız görünmüyordu. o genç adam ki hayatının hiçbir döneminde ırkçı olmamıştı, dindarlarla sorun yaşamamıştı, homofobik değildi.  insanlığın daha iyi olması için çaba harcamıştı , hatta hastalık geçirmiş bir arkadaşının herkes yanından yüzü sapsarı olduğu için kaçarken sınıf arkadaşının boynuna elini dolayacak kadar  insanlık  yüklüydü çocukluğunda da  ama şimdi böyle bir konuda esprili de olsa bu tepkiyi verebiliyordu….


dondum kaldım o kahvaltı masasında…
lokmalar boğazıma dizildi…
hangi birine yanacaktım bilemedim….


ikisi de gençti bu  anıları yaşadığım isimler…kadın ve erkekti…kadın uzağımdaydı üç beş yılda bir belki görürdüm…erkek çok yakınımdaydı yılda 5 kere gördüğümde çok az gelirdi…özlerdim…aile eğitimleri, dünyaya bakışları , okudukları okullar farklıydı…ikisi de ekonomik olarak yaşıtlarından çok  daha iyi durumdaydılar. genç yaşlarına rağmen dünyanın bir çok şehrini görmüşlerdi… insanlığın kültürel olarak birbirini biçimlendirip dönüştürdüğü coğrafyaların havasını solumuş  o renklerin her birini görmüşlerdi….ama verdikleri yüzeysel tepkilerde ve tek boyutlu analizlerde buluşuyorlardı…



etrafımdaki genç insanların  bu hallerini görünce ürktüm bir kez daha…dünya hiçbir zaman büyük bir sevgi köyü olmadı ve olmayacak  bunu biliyorum…böyle hayaller kuran ütopiklerden de değilim…iyilik ve kötülüğün hep bilek güreşi yapacağını da biliyorum…ama şunu da biliyorum ; dünya benim gördüğüm yarım asırlık hiçbir döneminde başarı kriterlerinin bu kadar sığlaştığı  çarpıtıldığı günler de  yaşamadı.


ben dünyanın geleceği için öngörülerde bulunanlar içinde karamsarlardanım. bugün 50 yaşındayım. son 40 yıldır kafa yoruyorum insanın ve insanlığın hallerine…yakınımdakilerden tutun  en uzaktaki adını bile bilmediğim insanlara dair yaptığım öngörülere bakınca genellikle ve maalesef hep haklı çıktığımı gördüm.  tahminlerimde haklı çıkmalarımı dile getirmek zorunda kaldığımda da en yakınımdakiler bile beni kendine hayran olmakla, özeleştiri yapmamakla , hatta yorucu ve sıkıcı olmakla, etrafıma karamsarlık saçmakla, kibirli olmakla ve kimseleri beğenmemekle  suçladı…e yani, bu kadar sığ ve bencil olmanın nesini beğenecektim....???


abdye ve trumpa gelince…mutlaka bir yerde durmak zorunda kalır. kalacak da. oysa bizim sorunumuz , insanlığın sorunu, yaşı 20’lerde olan  yeni trumpları nasıl durdurmak zorunda kalacağımız…




bu “iyi yetişmiş !!!” genç insanları ne yapacağız. özgürlük ve temel  hakları yalnızca kendileri için gören ve etraflarında olup bitenlere göz ucuyla bakan, çok para kazanmayı hayranlıkla karşılayan,  kendilerine sunulan imkanları  yalnızca kendileri için hak gören  ve insanlığın evrensel kazanımlarını bir çırpıda pencereden atmaya hazır duran !!!  bu genç insanları ne yapacağız…


trumpları yetiştiren dünyayı ne yapacağız…


kimi yeğenimiz…
kimi arkadaşımızın çocuğu…
kimi daha da yakınımız olan bu genç isimlerle , dünya ne yapacak  ???

                    ( murat örem / 05 şubat 2017 / ankara….)









3 Şubat 2017 Cuma

* düştümse eğer, size bakıp, sizin için kahırlanırken düştüm.../ şairin hatırlattığı...



yaşayanlar  iyi bilir…
saniyeler içinde olur her şey…
hatta saliseler….


bir anda
elinizin altından direksiyon kayar…
ayağınızın altından zemin kayar…
bir bakmışsınız ki  
ömrünüzün içinden
ömrünüzün  çok anı   kaymış…


bazen kilitlenen bir rottur her şeyin görünen sebebi…
bazen sinsi bir şubat ayazında  kaldırımda donan su…
bazen söylen/me/miş  , duyul/ma/muş kelimeler…


aniden  frene dokunduğunuzda
önce yol uzar gider saliseler içinde
sonra zaman süner de süner
ta ki  o sert mekanik sese kadar….
sanılanın aksine  metal  çatırdaması  çıkmaz
o talihsiz karşılaşmalarda…


daha tok ve yutan bir sestir
araç kazalarında  kulaklarda kalan….


çok  büyükse çarpışmanın şiddeti
ve hala aklınız başınızdaysa
o tok sesin ardından
toz bulutu kaplar her yeri.
zerrecikler  ayaklanır aracın içinde…


sonrası bilinen şeylerdir….
ya birileri çıkaracaktır sizi
ya kendiniz çıkacaksınızdır …
çıkamazsanız da bellidir olacaklar….


ayağınızın altından zemin kaydığında
geçmez hükmünüz bedeninize
elleriniz kollarınız sırtınız yüzünüz
ayrı ayrı çalışır beyninizin refleks kutusuyla…


önce bir yeriniz değer zemine
sonra diğer yerleriniz
hepsi  küt diye  olurken
aradan geçen zaman
saniyeler değil saliselerdir…


daha sakin bir sestir,  kulağınıza çalınan
araç kazalarına nispetle,  beden kazalarında duyulan…


düştüğünüz tüm vakitlerde
birbirinden bağımsız çalışan her yeriniz
korumak ister sizi refleksle…


siz akılla korumak istersiniz
bedeninizi belki ama
aklın yetmediği anlar da  vardır…
ipin ucu kaçmıştır aklın elinden çünkü ….


en umulanı,  düştüğün yerden yine kalkabilmektir
kırıksa bacağınız yapamazsınız bunu
kolunuz elleriniz ise,  bir ihtimal daha kolaydır…
sırtınızın üzerine düştüyseniz
kocaman bir örs gibi olur ciğeriniz…


başınız vurduysa bir yerlere
daha da şaşırtıcıdır hissettikleriniz…


sonrası  zamana kalır
hekimlik değilse durumunuz
yine zaman sağaltacaktır acıları…


kalabalıklar içinde hep yalnız da olsanız
yalnızlığın içinde hep kalabalık da kalsanız
düşmek de kalkmak  da  bir durum değişikliğidir


düşmenin de kalkmanın da bin türlü hali vardır…
yaşamanın ve ölmenin de olduğu gibi…


hayat  tam da böyle bir şeydir çünkü…
her şey ama her şey büyük bir döngüdür
ne düşen düştüğüyle kalır…
ne kalkan kalktığıyla….


büyük anne evlerindeki
sarkaçlı  eski saatler misali
pandül bir oraya iner
bir buraya çıkar.

ta ki o son salınıma dek…

         ( murat örem / 03 şubat 2017 / ankara….)
başlığa ilham veren dizeler;
“düştümse eğer  /  sana bakarken düştüm…”
                 cahit zarifoglu