*türkçe'nin yaşadığı "107" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

30 Kasım 2016 Çarşamba

erdal tosun; tamam… şunu da biliyoruz… tarih akar… zaman akar… her şey akar… insan ölümlüdür… ama anılar da bu kadar hızla ölmemeli… anılar da bu kadar hunharca öldürülmemeli…




zamanın yalancısıyım;

bana sorsanız daha dün derim

ama 21 koca yıl, 250 aydan fazla geçmiş …

koca bir ömür geçmiş aradan….



saralım filmi  o zaman  makaraya yeniden ;

takvim, 1995 kasımını bitirmiş….

aralık 1995’i gösteriyor…




yüzbinlerce  akranımla  birlikte  6 aylık diye hesapladığım ama sonrasında 8 aylık  olarak karşıma çıkan  görevimin ardından,   yeniden  günlük hayatın içinde olmanın çabasındayım… ilk evladım umur örsan  daha iki yaşında bile değil….



artık yeniden çalışmak zamanı….çetin altan’ ın unutulmaz tabiriyle “boğayı her gün yeniden yeniden boynuzundan tutup  yere çalmak için, öncelikle umurun sütünü peynirini almak için  ankarada  daha çok daha çok çalışmak zamanı…” 




çalışmak zamanı da….

türkiye 1994 ekonomik krizinde öyle vurmuş ki kayalıklara….

hala her yanı su alıyor koca geminin…




yeniden başlamak istiyorum iyi  bildiğim işleri yapmaya…ama iş dediğin öyle her yerde yok ki…hele hele biraz da mürekkep yalamış bir adamsan daha da zor böylesi….günler geçtikçe haftalar geçtikçe  mikrofonlar harfler kelimeler  önce tek tük  sonra çok çok önüme sıralanacak…yeniden dönecek evdeki  değirmenin çarkı gürül gürül ama  daha hala var o zor günlerin bitmesine….





ama hayat  bilmez kayalıkları, gemileri, evdeki değirmeni…

bebekler hiç bilmez…onlar yalnızca istemeyi bilirler…

ve bu en doğal haklarıdır bebeklerin….tartışmasız haklarıdır…

umur örsan da bir bebek daha….öyle güzel bir bebek ki…

görmüyorum  bile umurun hatrına,  o kasavetli yüzün gölgesini…





artık üç kişiyiz evde…

anne baba ve çocuk…

zaman zaman dört de oluyoruz

eskişehirden esen uzun soluklu bozkır rüzgarıyla.

kimsenin şikayeti yok bu rüzgardan…öyle görünüyor…

hatta benim için iyi bile oluyor,  evdeki ufuneti dağıtmak için…



1995 aralık ayında türkiye de yeniden bir seçime gidiyor/du…

sabahları kalkıp uzun yürüyüşler yapıyordum…

ve o uzun yürüyüşlerde görüyordum,  havadaki seçim ağırlığını…

esatta, tunalıda, kuğuluda, çankayada, kızılayda…..



akşamları da kitaplarıma sığınıyordum yine en çok…

ender zamanlarda da televizyona bakıyordum…

o ender  akşamlardan birinde gördüm işte bu diziyi de…

“bir demet tiyatro…” diyordu…



hiç lafı eveleyip gevelemenin lüzumu yok …amalı fakatlı lakinli cümleler kurmaya da…zamanın ruhunu okuyan çok iyi bir  ekip  çalışmasıydı  “ bir demet tiyatro….”



bir kere çok iyi kalemden çıkmıştı senaryo / cast…

yılmaz erdoğandı yazan…namı diğer;  mükremin çıtır…



o yılmaz erdoğan ki ilerleyen yıllarda genellikle iyi işler yapmaya devam etti…sonra sonralara rastlar yılmaz erdoğanın barbekü partilerinde maç kritiği yazmaları falan…magazin haberlerinde meze olmaları da ….


çok iyi senaryoyu çok iyi oyuncular taçlandırıyordu bir demet tiyatroda…dizinin  isimde bile zeka pırıltısı / metafor / eğretileme / kadir kıymet bilme vardı….bir demet tiyatro diyerek , lokomotif isim demet akbağa da atıf vardı…demet akbağın yanında, altan erkekli, erdoğan dikmen, aydın tolan, zerrin sümer,  settar tanrıöğen, sinan bengier… yıllarını sahneye vermiş çok büyük isimlerdi…





ve onlarca yeni isim katıldı bu ustaların arasına bir demet tiyatroda…olgun şimşekten tutun tolga çevik serhat özcan engin günaydın bican  günalana… kadar…bir demet tiyatroda  soyadı  tosun olan iki isim de rol alıyordu…



türk sinemasının kuyruklu yıldızı, 49 yaşında ölen  necdet tosunun iki evladı olan gürdal ve erdal tosun kardeşler....gürdal tosun, dizide öne çıkan adıyla tombalaktı ve  laz bakkalın sevimli / insan çırağıydı…bir de pala isimli karakteri oynardı gürdal tosun dizide ama zihinlere tombalak karakteriyle nakşolmuştu…





33 yaşında böbrek yetmezliğinden ölüp gitti gürdal tosun…

laz bakkal  karakterini unutulmaz kılan aydın tolan öldü…

güzel karakter   çıtır ailesinin babası erdoğan dikmen öldü…





ve bu sabah öğrendik ki , bir demet tiyatro yıllarında bir çok farklı karakteri canlandırsa da, bir çok film ve dizide çıtayı aktörlük ve insanlık olarak hep en yükseklerde tutsa da  benim için en çok spartaküs vedat  olan  erdal tosun da ölmüş 53 yaşında….





hem de nasıl ölmüş erdal tosun ???

yıllar önce 33 yaşında ölen kardeşi   gibi böbrek yetmezliği sorunu yaşadığı için diyalize giderken sabahın alacasında üzerine bir başka araba konmuş ve oracıkta ölmüş…konserve kutusu gibi buruş buruş olan  arabanın tavanıyla tabanı arasında sıkışıp kalarak ölmüş erdal tosun da….





artık biliyoruz …

doğan her canlı ölür…

başlayan her şey biter…



ama yine de vakitsiz ölümlerin, pis ölümlerin, ihmalle aymazlıkla gelen pisipisine ölümlerin, yalan dolanla  bitirilen hikayelerin tarifsiz bir acısı var bazıları için…ben onlardanım…o büyük acıyı duyanlardanım…bilemiyorum büyük çoğunluk gibi vah vah tüh tüh deyip dünya işlerine hemen meyledivermeyi…



bu yüzden de belki de gerçekten ölüleri daha çok özlüyorum…


erdal tosun da yıllar yıllar  önce ölen kardeşi gürdal tosunu özlüyordu elbette…ve birkaç sayı önce şunları yazmıştı  ot dergisinde ;



"vizontele çekimindeydim van'da. annem vardı yanımda. bir gün necati (akpınar) beni kenara çekti; 'erdal, gürdal dün biraz kötü olmuş' dedi. oturdum bir yere. 'yok şimdi iyi ama ben gene de gitmek istersin diye düşündüm' dedi. atladım gittim. iyiydi. çok zayıfladığı için göbek derisi tam böbreği takacakları yere sarkıyordu. baskı yapmasın diye orada bir yağ emme ameliyatı yapmışlar, bu yüzden dengeleri biraz şaşmış ama diyalize girince düzelmiş. ertesi gün onu iyi görünce işimi bitirmek için van'a geri döndüm. dönerken de söz aldım. 'ben geleceğim, sakın ben olmadan ölme' dedim. 'tamam' dedi. yorgundu ama alışıktık buna.

sözüne güvenip van'a gittim.

tutmadı sözünü ibne öldü….."



tamam…

şunu da biliyoruz…

tarih akar…

zaman akar…

her şey akar…

insan ölümlüdür…



ama anılar da bu kadar hızla ölmemeli…

anılar da bu kadar hunharca öldürülmemeli…




1995 yılının aralık ayıydı…

türkiye yine bir seçim virajındaydı…

ben daha ilk gençliğin virajındaydım…

umur örsan küçücük bir bebekti…



bilmiyorduk daha çok şeyi…

bilmiyordum daha çok şeyi…



umur örsan büyüdü  kocaman bir genç adam oldu..boyu posu sakalı bıyığıyla babasının çok çok üstüne çıktı…arda erhan yolun en zorunu aştı,  dağ gibi delikanlı oldu…babaları murat örem , ak saçlı bir adam oldu…



yıl 2016 …aylardan yine aralık oldu…duyduk ki erdal tosun da zarfsız kuşlar gönderenlere katılmış bir kasım sabahı…. 

babası necdet tosunun, 
kardeşi gürdal tosunun yanına gitmiş…

53 yaşındaymış daha…
yolu açık olsun....



               ( murat örem / 30 kasım 2016 / ankara…) 

27 Kasım 2016 Pazar

ne kadar çok olmuş tunalının kalabalığına karışıp kitap kokuları arasında sade kahveyi höpürdetmeyeli…bir de güzel insan "ambassador ömer tarkanı" anmayalı...



ne kadar çok olmuş  tunalının kalabalığına karışmayalı…
kuğuluparkın duldasından yürümeyeli…
madoların, cevizlerin, d&r’ların önünden geçmeyeli….
kitap kokuları arasında  sade kahveyi yanyana höpürdetmeyeli…



çıktık bugün yayan yapıldak yollara, güneşli bir kasımda…
gönlümdeki son yükten de kurtulmak için yanımdaydı arda erhan
gün bitmeye hazırlanıyordu…
kışkırtıcı bir kasım vardı havada, güneşi bile kasım kasım kasılıyordu…



birden aklıma geldi  gazeteci  ömer tarkan….
ne çok karşılaşmıştık  onunla tunalıda, kuğuluda, esatta…
yanımda sarıdamarlı varsa,  diplomat gibi reveransla selamlardı onu da…
nezaket,  takısı değil  özüydü  ömer tarkanın…




ne kibar adamdı….
ne donanımlı adamdı…
ne zarif adamdı…
ne adam gibi adamdı ömer tarkan



kaç yayın yükünü sırtladık onunla yıllar içinde….
‘hafta biterken’ di programın adı…
2000’lerin en başıydı….
ömer tarkan neredeyse benim şimdiki yaşımdaydı…
ben 35’inde bile olmayan bir genç adam…
iki  evladım,  iki haneli yaşlara bile uzaktı…



mavi gözleri cam gibi boncuk boncuktu ömer tarkanın
sırtında bir teenage çantayla gelirdi son dakikada…
o çantanın içinde de mutlaka  kementli kovboy sigarası…
ama light’ından…



yayın sonralarında mutlaka birer çayla içerdik tütünümüzü…
tütün yasakları başlamamıştı daha…
yoksa kurallarla didişmek değildi işimiz…


o anlarda  anlatmıştı  kestirmeden hayat hikayesini…
basın yayın enformasyon genel müdürlüğü yılları…
cumhurbaşkanlığı danışmanlığı zamanları…


bir an gelmiş hepsini elinin tersiyle itmişti…
hayatıyla rus ruleti oynayan şövalyelerdendi ömer tarkan…
puşkinin şiirlerinden, çehovun oyunlarından  fırlamış bir yanı vardı…


düellosu da,  bu müptezel hayatlaydı…


tenezzül etseydi piramitin tepelerinde   yıllarca durabilirdi….
hem de çok genç yaşından itibaren…
oysa o gazeteci olmayı seçmişti….
gazeteci kalmayı seçmişti…
kendi sesine sahip çıkmayı seçmişti hiçbir ideolojiye yaslanmadan…



diplomasiler diplomatlıklar danışmanlıklar kenarda kalsın demişti…
ölümünden çok kısa süre önce yine tunalıda karşılaşmıştık onunla…


aylardan mayıstı ama dondurucu bir soğuk vardı havada…
tunalının tam ortasındaki cafede çay içiyorduk sarıdamarlıyla…
bizim karı koca aramızda da vardı karayel poyraz  taaa 90'lardan…


çocuklar bir büyüsün diyordum…
çocuklar bir büyüsün…
kırmadan dökmeden  hele çocuklar bir büyüsün….



ömer tarkan yanımızdan geçerken ayağa kalktım bir çay ikramı için…
her zamanki kibarlığıyla ben yürüyeyim, rahatsız etmeyeyim dedi…
peki dedim  gençliğin toyluğuyla…
şimdi olsa tutar kolundan oturturdum…


son kez gördüm ömer tarkanı 2005 mayısında…


sırtında çantası…omuzları biraz çökük…
yürüdü gitti..yürüdü gitti…
tunalının kaldırımlarından kuğulu parka doğru…



o yürüyüp gittikten sonra biz de belki iki kelam ettik etmedik…
havada ağır bir mayıs rüzgarı vardı…


aradan iki ay geçti ki bir gazetede kibrit kutusu kadar haber oldu
“ gazeteci ömer tarkan kalp krizi sonucu 52 yaşında öldü…” diye…
yurt dışında yaşayan kızının telefonları çalmış çalmıştı…
saatler saatler boyu...açan olmamıştı...
kırılarak açılan kapının yanında bulmuşlardı ömer tarkanı...


arkasından gazeteci arkadaşı zülfikar doğan  muhteşemhüzünlü bir yazı yazdı…
çok yıllar önce zülfikar doğan da yaşamıştı bir başka ölüm acısını…


şimdi bu yazıyı yazarken enikonu aradım zülfikar doğanın yazısını ama…
kara kayıplara karışmıştı  internet denizinde o güzelim yazı…



bugün o zamanları  hatırladım ardayla yürürken…
ömer tarkanın düşük omzuyla yürüdüğü kaldırımları adımlarken…


bir kasım akşamında genç kızlar geçiyordu  saçları dağıla dağıla…
genç erkekler yürüyordu sakallarıyla dünyaya kafa tutan…

kimbilir onları neler bekliyordu…
“yürek enfartktı kanser falan mı…”

yoksa daha güzel günler mi…

              ( murat örem / 27 kasım 2016 / ankara …)