*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

28 Ekim 2016 Cuma

masallar çocukluğumun anavatanıdır...kim bana masal derse iki elim kanda da olsa elimden ne gelirse yaparım…gülden görgülü güler hanımın ve ailesinin "hikayemasal.com" daki emekleri de buna dahildir…



ne kadar çocuktum…
hatırlamıyorum….
ama herhalde çokbiçocuktum…


1970’lerin  tam ortasıydı…
okumayı yeni öğrenmiştim…
bir daha da kurtulamadım  bu  hastalıktan:)



okumak öyle  bir  hastalıktı  ki benim için
denizde  havada  karada , yatakta sokakta  kapıda   farketmezdi…
hala da öyledir…



o çokbiçocuk zamanlarımda
bir gün dedem selahi örem  gelmişti akşam vakti…
babaannem bedia örem zaten bizdeydi…
gittiği her yere her zaman eli kolu dolu giren dedem bir paket de bana uzattı…
kocaman bir  paket…açtım hemen kâğıdını yırta yırta…



paketin içinden ne çıktığını birazdan :)  söyleyeyim…
öncesinde banal yayıncı jargonuyla  biraz  teaser  döndürelim…



bir çocuk için en güzeli  gelen hediye paketini caarrrt diye yırtmaktır…
çocuklar o paketleri caart diye yırtarken genellikle büyüklerin içi gider…
onlar ister  ki önce ipin fiyongu çözülsün sonra paket itinayla açılsın falan…
oysa işin büyüsü o paketi caarrt diye yırtmaktır…
eskiden büyükler daha da üzülürdü bu paket kağıtlarının yırtılmasına 
çünkü  bir sıradan paket kağıdı bile kırk yerde kullanılırdı…
yoktu çünkü...yoktu...para varsa ürün yoktu...
ürün varsa genellikle alacak para yoktu....


…………..
ey anne babalar ; bu yazıdan sonra dikkat edin,  çocuğunuz bir paketi caart diye yırtarak açmıyorsa bilin ki çok fazla manevi yük altında bırakmışsınızdır onu…yapmayın…çocuktan büyük olmasını beklemeyin… tamam koskocaman kadınların adamların çocuk gibi davranmasına acı çeke çeke alıştık ama hiç olmazsa çocuklarınıza bu manevi baskıyı çok erken yaşatmayın…evet, bence de çocuk da bir insandır ve ona insan gibi davranılması esas olandır ama yetişkinle çocuk arasındaki farkı da unutmadan…bu farkı unutmayın….unutmayın..
………..


bilenler bilir; 

sakallı bıyıklı  eşşek kadar :) adam olsalar da bugün; ilk gözağrım  umur örsan  ve  can eriğim arda erhan bir yanadır benim için dünyanın kalanı da öbür yana…işte ben iki evladımın da ameliyatlı / sezaryenli  doğumunun hemen arkasında gayet sakin biçimde elindeki  gazeteleri  sabaha kadar hatmetmiş bir babayımdır…hele hele büyük oğlum  umur örsanın  en ergen zamanlarında yazlıkta bisikletten tepe üstü düşüp tır çarpmışa dönen halini toparlamak için  girdiği  çok zorlu tibia kemiği  ameliyatının gecesinde bile sabaha kadar gazete hatmetmiş bir garip ademoğluyumdur ben…


okumak bir terapidir hatta hastalıktır!!!  benim için…
hastalığımın müsebbiplerinden:)  biri de işte elinde paketlerle gelen ve her karne döneminde zamanın en büyük kağıt paralarından defalarca veren selahi örem dedemdir…ikimiz de bilirdik çünkü yarım saat içinde o kağıt parayla balıkesirin en büyük kitapçısına gidip bir çuval kitapla döneceğimi…dedem güle oynaya verirdi bir bahaneyle o parayı,  ben koşar giderdim bir bahaneyle hemen karşıdaki kitapçıya…sonra gelsin kitaplar kitaplar kitaplar….


işte dedem bize geldiği gün elindeki paketi uzattığında az çok tahmin ediyordum içinden yine ne çıkacağını…ve paketi caaart diye açtığımda   koca bir takım masal kitabı selamlamıştı beni…10 kitaplık setti…zamanın imkansızlıklarına göre muhteşem kitaplardı…kuşe kağıda basılmıştı ve hepsinde renkli resimler vardı…kocaman yazıyordu her kitabın başında; Türk Masalları  diye…ve her kitabın üzerinde de masalları derleyen yazarın ismi  duruyordu ;
                                             eflatun cem güney


hayat bana,  50 yaşın tam kapısında durduğum şu zamanlara dek  masal gibi güzellikler  gösterdi bir çok insanın hayalini bile kuramayacağı…


masal gibi yerler  dünyalar gördüm…
masal gibi insanlar en yakınım oldu…
en yakınımdakilere masal gibi hayatlar yaşattım…


huyuyla suyuyla ,  boyuyla posuyla
masallar kadar güzel iki erkek  çocuğunun
babası olmak ne demektir iyi bildim 
hala da övünmek gibi olmasın iyi biliyorum



masallarla hikayelerle bir evin nasıl güneşlendirildiğini  de çok iyi bilirim… yıllar boyunca,  bir kase yoğurt bir  çimdik tuz  istemek için gelen komşuların arkadaşların  sırf evimizin güneşinden sohbetinden feyzlenmek için saatler sonra akılları bizde kala kala  gönülsüz halde izin isteyip gittiği gündüzleri  geceleri de çok yaşadım  çok yaşattım…


ama aynı hayat gün geldi bulutlu yüzünü de gösterdi ve itiraf edeyim daha çok benim eyvallahsız ve ukala taraflarım sebep oldu bunlara… pişman mıyım...asla ve kat'a pişman değilim...


masallarda da öyle değil midir…kibrinden burnu havadaki aslanı düştüğü büyük ağın içinden zamanında küçümsediği fındık faresinin dişleri kurtarıverir günü gelince

ama ne olursa olsun aslan aslandır işte…!!!  
burnu düşse yere, tenezzül edip eğilip almaz...
aslan da böyle aslan olmuştur  çünkü….


işte  bu yüzden bana masal demesin kimse…
masallar çocukluğumun anavatanıdır…


masallar; 
aldığım binlerce  kitapta emeği olan selahi örem dedemdir…
öğretmen maaşının kallavi kısmıyla kitaplar alan annem müjgan öremdir…
masal gibi cümlelerle yavrularım diye notlar yazan babam taşkın öremdir…


yıllar boyunca masal gibi  bir evde, 
oyunlar okumalar anılarla  büyüttüğüm
can eriklerim umur örsan öremdir…
arda erhan öremdir…


kim bana masal derse
iki elim kanda da olsa
elimden ne gelirse yaparım...


muhtemelen yüzünü hiç görmediğim 
ya da  aylar önce ayaküstü bir kez üç dakika gördüğüm
gülden görgülü güler hanımın emekleri de buna dahildir…
üç kişilik çekirdek görgülü ailesinin çabaları  da buna dahildir…


harflerin kelimelerin ve masalların böyle  tarifsiz bir  büyüsü vardır işte...
yüzünü bile görmediğiniz insanlarla  büyük insanlık ailesine  dahil eder sizi...
bu bir gönül birlikteliğidir ve hiçbir beklentiniz yoktur.... 


gülden görgülü gülerin yıllar önce emek emek ve güzelim bir amatörlükle:)  hayata soktuğu http://www.hikayemasal.com da  bundan sonra da hiçbir beklenti içinde olmadan,  tek bir talepte bulunmadan masallar okumak da bu gönül birlikteliğine  her zaman  dahildir….



          ( murat örem / 28 ekim 2016 / ankara…)

24 Ekim 2016 Pazartesi

" yaprak sıkılmıştı ağaçtan / bahaneydi sonbahar..."






bazı şeyleri hiç sevmedim....

mesela; zırt pırt araba yıkatmayı...
mesela; her vesileyle berber koltuğuna oturmayı...
mesela; kalabalıklar içinde habire komiklik yaptığını sananları...


mesela; abicim bir kere geldik dünyaya yer içer sevişir gideriz bu dünyanın kahrı umrumuzda bile olmaz diyen tufeylileri ve onların boyundan büyük kendisi çok küçük laflarını...


hiç sevmedim...


bu yüzden ; 
şehrin tozunu yutmuş bir aracı kullanmayı,   cillop gibi olanına  her zaman tercih ettim keyifle, yanıma oturan kibar ve alımlı hanımlar  zaman zaman bik bik bik söylense de !!!


bu yüzden; 
saçın ve sakalın o kendine özgü bakımlı serkeşliği hep daha çok hoşuma gitti...yıllardır kendim kestim saçımı sakalımı...


bu yüzden; amma da ciddi ve asık yüzlü bu adam lafları,  amma da sentetik ve ucuzkomik bu adam laflarından hep daha yakın oldu bana...onur nişanesi olarak taşıdım hakkımdaki fazla ciddi adam yorumlarını....


hele hele "bir kere geldin bu dünyaya ye iç seviş bak dalgana..." diyen hedonistlere  selamı bile kerhen ya verdim ya vermedim...kusma hissi uyandırdı çoğu...


eğer bu dünya  
bir kere geldincilerin 
bencil dünyası olsaydı;  

ne ıtri olurdu, 
ne kanuni, 
ne ulubatlı hasan, 
ne cahit arf, 
ne kemal tahir
ne mustafa kemal...


bu isimlerin  hepsi 
bütün  ömürlerini  verdiler 
ilkelerine, ideallerine, ülkülerine
"bakarım dalgama abicim...."  
demeden... 

tamam bu dünya gam yükü değildir...
ama bu dünya vur patlasın çal oynasın hiç değildir...


bu dünyayı anlamlı kılan biraz da kahırlı imtihanlarıdır...


yeniden doğmak için 
bir ömürde bile 
defalarca ölmeyi 
sükunetle bilmektir
bu dünya...

gerisi davulcu yellenmesidir...
boş iştir...

( murat örem / 24 ekim 2016 / ankara...)

 -bu öğlen karşılaştım bu manzarayla...temizlemedim düşen yaprakların hiçbirini kontak anahtarını çevirirken...ben yol aldıkça birer ikişer uçtu hepsi sırayla..ve o yapraklar bir bir iki iki uçtukça  necip fazıl'ın yukarıdaki büyük  mısraları çakıldı zihnime...-

20 Ekim 2016 Perşembe

beşiktaşın güzel insanı şenol hocam, ne der victor hugo; "iyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır.."



                                         "baba hakkı" yeten ve süleyman seba....

takvim 19 ekim...
günlerden çarşamba...

yıl olmuş 2016...
biz hala tv seyrediyoruz...
maç var çünkü  birazdan ...
beşiktaşımızın maçı var az sonra....


bilenler bilir, hiç sevmem televizyonu da izlemeyi de..habire tv izleyenleri de ayrı bir acıma duygusuyla selamlarım...radyoyla bağım da ilişkim de hukukum da apayrıdır...övünmek gibi olacaksa da olsun ama radyo hala başkadır hep başkadır benim için....


televizyonu eleştiren böyle   cümleler kurunca çok itici olunduğunu biliyorum...son yıllarda tüm dünyayla birlikte ülkemizde de bir entel:)  karşıtlığının alıp yürüdüğünü de bilakis yaşıyorum...ama fikrim bu...


televizyon inanın  asbestten,  tütünden bile daha  zararlıdır...!!!



çünkü televizyon doğası gereği popüler olanı kendince belirlemek ve köpürtmek üzerine kurgular kendini...yıllar yıllar önce turgut özakman hocanın evinde, hocanın  değerli eşinin demlediği  çayı höpür höpür yudumlarken  ve turgut hocanın yarım kiloluk paketlerdeki uzun samsunlarını, maltepelerini  karşılıklı kütür kütür içerken bir cümle kurmuştu bana turgut hoca ; 


                             "evlat, bir drama yazacaksan 
                              bir senaryo oluşturacaksan 
                             11  yaşı     geçmeyeceksin..." 
 


elbette mübalağa yapıyordu turgut hoca...
ama bir başka gerçeği de tersten çakarak anlatıyordu....


işte televizyon, doğası gereği bunu yapmak zorundadır...çıtayı hep ortalamada ve ortalamanın altında tutmak zorundadır...çünkü görüntü,  doğası gereği daima  tüketmeye programlıdır...feministleri ve kadın okurları kızdırma pahasına söyleyelim ki ; kadınlar  en çok başka kadınlar için özen gösterirler görüntülerine, giyimlerine, makyajlarına...çünkü ortaya çıkan yeni  görüntünün alıcısı da daha çok kadınlardır..!!! rekabet daha çok kadınlarladır çünkü... 


televizyon da  böyledir işte; kendi görüntüsünü bir başka görüntü üzerinden rekabete ve dolaşıma sokmayı hedefler...oysa bu kısır döngünün ve ortalamada kalmanın garantisidir!!!
 


televizyon dünyasında bütün bu olan bitenin istisnaları var mıdır ....
elbette vardır...ama çok çok azdır...


mesela bir iz tv belgesel kanalı gerçeği var karşımızda...
yıllardır televizyonun başka bir mucizesidir  iz tv...
arkasında da yılların ismi coşkun aral var iz tv'nin...
ama binlerin içinden kaç tane iz tv var ülkemizde hatta  dünyada...

2, 3, 5  ? ? ?



neil postman hala aşılamamış bir iletişim bilimci olarak onlarca yıl önce bir kitap yazmıştır televizyon hakkında...ki neil postman öleli neredeyse 20 yıla gitmektedir... "televizyon, öldüren eğlence" adıyla dilimize de çevrilen kitabında inanılmaz saptamalar yapar  neil postman...şunu da unutmayın neil postman bu kitabı yazdığında dünya daha 1980'lerdedir...ve o günlerden bugünleri görüp anlatmıştır postman, daha  internetin şunun bunun hayali bile yokken...



postman'a göre televizyon yeni bir şey söylemez...asla risk almaz...kitlelerle ters düşmez...yalnızca imajı parlatır...bilmek söylemek akıl yürütmek değildir aslolan... yeni çağda  görüntüyü iyi biçimde verebilmektir tek amaç...güzel dilimiz, türkçemiz  esas gerçeği  şöyle özetlemiştir oysa yüzlerce yıl önceden çok doğru biçimde; "zarfa değil mazrufa bak..." tembeller için günümüz türkçesine de çevirelim hemen  biraz da can yücel tarzıyla; " ambalaja süse püse  pakate kutuya değil,  paketin içine bak..içindekilerin kıymetine bak "  



yıllarca iletişim alanında yüksek lisansı tezi şusu busu da dahil çok ciddi emekler verip kitaplar da yazmış ve son yıllarda  kendini daha çok çakıl taşlarının boyanıp ıslah edilmesine:)  vererek yeni ufuklara yelken açmış  kızkardeşim ayşın örem'in de döne döne bana da anlattığı ve makalelerinde de yazdığı gibi, televizyon kendini izleyenlere  hep şunu söyler, kah fısıldayarak, kah kahkaha atarak ve kah biraz da sindirip korkutarak...mealen söyleyelim ; "sen beni izlerken hep güvendesin...hareket etmeyip karar almayıp benim sana söylediklerimi de dinleyip yaptığın sürece güvende(!) olacaksın...ne olursa olsun beni dinle...hep beni dinle...ben sana savaşları da, barışları da aşkları da ayrılıkları da  oturduğun yerden zaten yaşatacağım...bunalıp umutsuzluğa kapıldığında da hemen reklamları izleteceğim sana...o reklamda neler yok ki...pastalar, dondurmalar, güzel kadınlar, arabalar, diş macunları, evler...." 



işte neil postman,  "televizyon, öldüren eğlence"  kitabında tam da bunları anlatır...hem de öyle bir dille anlatır ki...okuduğunuzda çakılır kalırsınız...bir daha da televizyona aynı muhabbetle bakamaz olursunuz bu kitabı okuduktan sonra...biraz esprili benzetmeyle söylersek; yıllarca aşık olduğunuz hayatının tümünü bildiğinizi sandığınız kadın yada adamın aslında  hiç de bilinmeyen tahmin etmediğiniz taraflarını öğrendiğinizde neler hissederseniz ve bir daha o bağı oluşturmak çok zorlaşırsa, benzer duygular gelişir işte postmanın kitabını okuduktan sonra televizyona karşı...!!!



bunları bilmek neyi değiştirir, seninkisi laf salatası murat !!!   diyenler için söyleyelim ki,  bilmek bazen yalnızca kendini korumaya çabalamak için bile gereklidir... 


bazen yeryüzüne öyle bir çağ gelir ki, ortalık toz dumandan görünmez olur...dünya,  tarihi boyunca  çok geçmiştir bu acılı tünellerden binlerce yıldır...dünya şerbetlidir de, her gelen yeni kuşak deneyimsizdir...!!!  o yüzden olur bu savaşlar şunlar bunlar...yoksa her savaş mutlaka başlar ve biter...


kulakları çınlasın yalçın ergir abim -girin  ergir.com'a muhteşem yazılar okuyup bu önerimi çok yad edeceksiniz-  dünyanın ve insanlığın en güzel masumiyet yıllarının  1960'larla pik yaptığını ve 70'lerle birlikte adım adım sönümlendiğini ve artık kaf dağının ardında kaldığını  yazıp söyler onlarca yaşanmışlığa ve gözleme de yaslanarak...



yalçın ergir gibi bir hayat erbabının lafının üzerine laf söylemek epeyi densizliktir...ben mesela kardeş kontenjanından:)  bir iki kez bu densizliği yapmışlardanımdır...ama dünyamızın 60lar ve 70lerdeki masumiyet yılları tezine itiraz etmek için insanın çok televizyon izlemiş olması gerekir ki,  çok şükür  gruptan hiç olmadım...


evet, bence de dünya masumiyet yıllarını geride bırakmıştır...
nazımın dediği gibi "yıldızlar ve gençlik kadar" uzaktır artık...



böyle bir dünyada; dün gece bir anlığına da olsa başka bir gece yaşadım ben hem de televizyon:) karşısında...


bu duyguyu yaşatan  güzel takımımız beşiktaşktı...



iyi niyetli olmadığı o kadar belli olan bir hakeme karşı yaptı bunu beşiktaş...yapamayabilirdi de...ama yaptı...ne yaptı...çıktı mücadele etti...ben buraya bunun için geldim dedi...olmayabilirdi de...ama ne der türkçemizin o güzel deyimi ; "umut kalacağına emek kalsın..."  beşiktaş işte tam da bunu yaşattı bize televizyon karşısında....



son sözümüz de büyük usta şenol güneş hocaya olsun; 

"inat ve kararlılık arasında tül kadar ince bir çizgi vardır hocam...sen ki sıradan bir spor insanı değilsin...arkanda onlarca yıl var sahanın her yerine bastığın...hayatın ve felsefenin her yerine dokunduğun...itiraf et ki, kalede bir kaleciyle maçlara çıkan beşiktaş sana da ayrı bir güven duygusu veriyordur birkaç maçtır...bizi tereciye tere satan komik faniler durumuna düşürme...sen ki o üç direğin arasına ömrünü vermiş adamsın...yıllarca evlat gibi tanıdığın tolgaya kıyamıyor olabilirsin...efendi çocuk...biz de kıyamıyoruz...ama beşiktaşa hiiiç kıyamıyoruz... şenol hocam, sen seviyorsun ya alıntılarla konuşmayı basın toplantılarında, o zaman bir alıntı da bizden olsun...


ne der victor hugo ;  

" iyi olmak kolaydır...
zor olan adil olmaktır..." 


istirham ederiz ki,  adil olmaya devam et şenol hocamız...

istirham ederiz ki;  " yenmeyi yenilmeyi hiç düşünmeyip her şartta sonuna kadar mücadele etmeye  devam et güzel beşiktaşımız...."

             ( murat örem / 20 ekim 2016 / ankara....)














19 Ekim 2016 Çarşamba

robin williams'ın hatırlattıkları.../ insan şiir yazmak yerine daha çok para kazanmalı...daha çok tüketmeli...hep tüketmeli ve daha çok "mış gibi" yapmalı...kapitalizm döne döne bu masalı söyler çünkü...

                                                                  (1951-2014)


siyah beyaz televizyonun içinde bir adam; 
komik, içten , kendi gibi, sempatik...
o adamı evin içinde izleyen çocuk...

habire sesleniyor o adam ; 
mork orsını arıyor ...
mork orsını arıyor...
ark ark ark...ork ork ork..
çıkardığı temel sesler...


bir de elini garip biçimde tutup
"nanu nanu nanu " yapıyor...

uzaydan yumurta kılıklı bir kapsülle gelmiş mork...
orsın, uzayda bıraktığı, özlediği...
bir türlü ulaşamadığı....
bir de mindi var, mork'u evinde saklayan...


çocuk büyüyor...
çocuk büyüyor..
çocuk büyüyor...

mork da mindi de orsın da 
çocukluğun dehlizlerine saklanıyor...


1980'lerin sonlarına doğru artık üniversiteli o çocuk...istanbul gibi kocaman şehirde...tevfik fikret'in   diliyle söylersek  "bin kocadan arta kalan bakire şehirde..." 


birileri   derse gidiyor...
o  genç çocuk tiyatroya...

birileri kinge gidiyor
o genç çocuk sinemaya...


birileri birilerine gidiyor...
o genç çocuk memlekette bıraktığı  
sarı damarlı mavi gözlüsüne...


bu kez, çemberlitaşta bir sinema akşamında karşısına çıkıyor çocukluğunun mork'u o genç adamın önüne....80'lerin sonuna doğru ilerliyor  takvim...günaydın vietnam zamanları...haksız bir savaşın içinde, burada da saldıran tarafta olan abd'nin aksine insankereinsanadam kılığıyla çıkıyor mork...bilinen şeyler oluyor sonra filmde de...askerler çok severken,  büyük tepki topluyor mikrofonun önündeki adamın samimiyeti, vietnamdaki abdli  yöneticiler tarafından...


çünkü ; 
savaşta bile insan/lık istenmiyor..
umut istenmiyor...
gülmek istenmiyor....



1990'ların başında,  evli barklı bir adam artık yıllar önce siyah beyaz televizyonda  mork ve mindiyi izleyen o çocuk...üniversiteli olmak bile  geride kalmış..


sarı damarlı mavi gözlüsüyle , ankarada evli barklı bir adam...
 

ve bir gün, artık yerinde yeller esen ankaradaki  derya sinemasında bir kez daha karşısına çıkıyor mork,  evli barklı çocuk adamın...bu kez öğretmen john keating olup sıraların üstüne çıkıyor..


baktığınız yer değiştiğinde gördükleriniz de değişir  !!!
diyor öğrencilerine...



zehirliyor çocukları yani...!!!! 
kışkırtıyor çocukları yani...!!! 
hem de bir öğretmen olarak....


o genç çocukların ruh dünyalarında ölü ozanlar dolaşıyor...
oysa hayat şairliği ozanlığı kaldırmaz  !!!
kaldırmamalı !!!


insan şiir yazmak yerine; 
dna'sını bozma pahasına gıdalar üretmeli...
büyük binalar yapmalı, insanı ezen...
çocuklar portakalı markette görmeli ağaçta değil...
herkes daha çok para kazanmalı...
daha çok tüketmeli...
daha çok mış gibi yapmalı....
kapitalizm döne döne bu masalı söyler çünkü...


sonra can dostum filmiyle çıka geliyor çocukluğun mork'u...mork'u izleyen çocuk da çoktan büyümüş,  artık iki erkek çocuğun babası...bir profesörle bir hizmetlinin  adım adım yürüdüğü yolda insanı / insanlığı görüyoruz yine can dostum filminde...


60 küsur yıllık ömründe onlarca filmde rol alıyor robin williams...
hepsi bir çıtanın üzerinde  olan onlarca film ve dizide....
ve hiçbirinde  en ufak bir müptezellik yok...
ve çoğunda insan hikayeleri , insanlık hikayeleri var...


sonra tarih 2014 ağustosu olduğunda...
bir flaş haber düşüyor ajanslara...


yeter bu kadar,  "üstü kalsın"  diyor  robin williams...


dünya internette en çok onun adını arıyor 2014  verilerine göre......



ve ölümünden iki yıl sonra karısının mealen şu densiz kere densiz ve ruhsuz kere ruhsuz şu  beyanatı düşüyor ekranlara;  


" robin, zaten hastaydı...
kendi gitmeseydi bile...
iki yıl içinde ölürdü...." 



şimdi anlaşıldı diyor  bir ak saçlı adam...şimdi anlaşıldı...insan bu cümleyi kuracak biriyle onca yıl geçirdiyse, karım demek  zorunda  veya kocam demek zorunda kaldıysa...elbette şu cümleleri kurar da gider ; 


" hayatta en kötü şey,   yalnız bir insan olarak ölmektir  diye düşünürdüm...değilmiş...

en kötü şey,  kendini yapayalnız hissetmene sebep olan  insanlarla biraradayken ölmekmiş..." 
                                                      
                                                      ( robin williams/ 1951-2014) 


( murat örem / 19 ekim 2016 / ankara...) 



18 Ekim 2016 Salı

bir market hikayesi.... / oğlan "sigara da alalım baba" dedi, cüzdanına davrandı...şık bir hareketle engelledi baba "çok mu paran oğlum, hele bir dur" diyerek...

                           umur örsan  örem  / arda erhan örem / murat örem / 2000


market  ödemesindeyim...
kasanın tam önünde..

çıt çıt çıt girdim şifreyi...
pos makinesi fos çıktı....
mecburen  bekliyoruz bir iki dakika...


hemen arkamdalar...
hatta yanımdalar...


bir baba, yanında genç oğlu...
baba benimle akran gibi...
ama saçları  çok daha siyah...
gür bıyıklarına da mübalağasız   
vallahi iki adam :) asılır...



oğlan,  bizim  umurla arda arasında...
ya 20 yaşında ya da  tam kapıda...
o da sakallı bıyıklı ama...
genç adam sakalı bıyığı işte :)



oğlan sigara  da alalım baba dedi...
cüzdanına  davrandı...

şık bir hareketle engelledi baba...
çok mu paran...hele bir dur...
diyerek...


hemen ardından da
boyu boyunu geçen oğlunu 
parmaklarının ucuna basıp
şap  şap  diye öptü baba...


döndüm baktım ikisine
büyük mutluluk duyarak...

bir hoşuma gitti...
bir hoşuma gitti...
içime güneşler  doğdu...


aynen devam üstadım  
dedim babaya   
aynen devam...
sevginin en güzeli 
paylaşılandır...
saklanmayandır...
ve ertelenmeyendir..
diye de ekledim...


baba hemen bana döndü 
gülerek şunları söyledi , 
ben çok söyledim oğluma 
sigara içersen parasını veririm
yeter ki bileyim ne yiyip içtiğini 
ve yeter ki yanımda içmesin...
dedi....



güldüm ben  de...
olmadı şimdi bu ...dedim...
ne olacak yanında da içse...

yok o kadar olmasın 
arada saygı kalsın...dedi baba...

iyi de arada bu kadar güzel sevgi varken
o saygı zaten sonuna kadar yok mu...
bir sigaraya mı rehin gidecek bu sevgi...
dedim ben de...


durdu baba...
biraz boşluğa baktı...
saniyeler içinde 
iki adam asılacak 
bıyıklarıyla oynadı...


sen de haklısın gardaş 
ama biz töreyi bu kadar aştık...
belki bir gün o da olur ...
bakarız....dedi..


baktın ve kararını çoktan verdin...
dedim ben de bu kez...


bir kez daha söyleyeyim...
tütün ve alkol iyi şeyler değildir...
çocuklara gençlere önerilecek şeyler 
hiç değildir...

ama tütün ve alkol üzerinden 
sevgi de saygı da olmaz...


babaların çocuklarını
çocukların anne babalarını
karı kocaların birbirini 
her vesileyle öptüğü dünya 
inanın daha güzel bir dünyadır...


öpmenin sevmenin sevilmenin
kadını erkeği yoktur...



         -günü bu kadar güzelleştiren ismini bile bilmediğim......-
                                  baba ve oğula sevgiyle...-

( murat örem / 18 ekim 2016 / ankara...)