*türkçe'nin yaşadığı "107" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

21 Temmuz 2016 Perşembe

daha dört yaşındayken, atatürk öldüğünde annesine “ atı kime kaldı…bayrak kime kaldı…” diye ağıt yakan erhan dilligil dayım, atatürkün meclisinin, milletin meclisinin bombalandığı günleri iyi ki yaşarken görmedi… iyi ki görmedi… ya oracıkta kahrından ölür ya da katil olurdu…




günlerdir , elim klavyeye gidemez oldu...
ruhum çürüdü...
gözlerimin altı çöktü...
anlam veremedim yaşadıklarımıza...

bir ülkenin uçaklarının kendi meclisini bombalamasına 
darbe yaparken vatandaşına mermiler sıkmasının acısına 
katlanamadı ruhum vicdanım gönlüm...

ama ağız dolusu  söyleyeyim ki 
bir çok olaydaki gamsızlığına
gönül koyduğum  milletin ferdi olmaktan 
gurur duydum...

                                       anadolumun insanları yürürken ölümün üzerine
darbeye hayır darbeye hayır diye diye
duyguların hepsini yaşadım....
hepiniz gibi....


48 yıllık ömrümde
hepiniz gibi ben de çok darbe gördüm…
70 küsur yaşındaki babam da,
20 li yaşlardaki çocuklarım da gördü darbeyi…

ama inanıyorum ki bu son olacak…
çünkü aklını ve vicdanını kaybedenler dışında
iktidarı ve muhalefetiyle birlikte  
“herkes ama herkes neye gücü yetiyorsa…”
darbeye hayır…
dedi…


bazı şeylerin yarımı olmaz…
ya hamilesinizdir ya değil…
ya demokratsınızdır ya değil….

ya darbenin her türlüsünü 
her zaman lanetlersiniz…
ya da “ama / fakat /lakin…” diye 
kaypak cümleler kurarsınız…

tarihte hiçbir darbe hiçbir sorunu çözmemiştir…
aksine katmerlendirmiştir…

bugün yaşadığımız  ihanet dolu günlerin tohumu
 1980 darbesinin  ardından  atılmıştır…

şimdi geçmişin defterlerini açma zamanı değil…
ama bilenler bilir ki ,
bu kötülük  onlarca yıldır adım adım büyüdü…
gözümüzün önünde büyüdü…
büyütüldü…

sesimiz ne kadar çıktıysa
bu yüzden dedik 500 yazıda
4 kocaman yıldır ;
önce sorgulayan akıl
önce felsefe
önce sanat
önce bilim
önce  iyi insanlık 
önce liyakat 
önce işini iyi yapan milliyetçilik ahlakı 
diye…

25 yıl öncesinin anısını bunları da bilerek okuyun…/murat örem...

                                                        *****
1990’ların tam başıydı…

yeni evli  gepgenç bir adamdım…



bir çok yazımda özlemle saygıyla  anlattığım erhan dilligil  dayımla istanbulda bir taksinin içindeydik karı koca…onlarca yıldır şehir tiyatrolarında  aktördü  erhan dayım...tiyatro tarihimizin unutulmaz isimleri avni dilligil ve annemin halası aktris nezahat tanyerinin oğluydu erhan dayım…annemle kardeş çocuklarıydılar ve ben de  erhan dayı diyordum gerçek dayım olmamasına rağmen….




ve eğilin kulağınıza söyleyeyim;

en gerçek dayımdır erhan dilligil yıllardır…




sarı taksi gecenin karanlığında anadolu yakasından  levente götürüyordu bizi…karanlık ve sessizdi ortalık….dünya ve türkiye körfez savaşı belirsizliğinin tam içindeydi…



onlarca yıldan sonra savaş tam kapımızdaydı…
mı acaba eni konu  ???



erhan dilligil dayım arabanın içinde adeta sigarayı yiyordu… biz arabanın arkasındaydık yeni evli gençler olarak…birden direksiyonun başındaki taksici dayıma dönüp  savaşa hazır olalım işler çok ciddi  dedi ve  “neyse amca seni askere almazlar, gençler düşünsün,  yaşın 50’yi geçmiş diye ekledi gülümseyerek…belki rahatlatmak istemişti erhan dayımı…belki yaşlılıkla ilgili densiz bir şaka yapmıştı…bilemiyorum…




tam karacaahmetin , ölümün ve hayatın solunduğu o tarihi mezarlığın önünden geçiyorduk arabayla…şoförün cümlesinin ardından  büyük bir gümbürtü koptu arabanın içinde…ama öyle böyle değil…



“sen ne diyorsun oğlum…

biz memleket harbe girince

 yaşımız başımız mesleğimiz deyip

siyasetçilere kızıp 

evimizde oturacak adam mıyız…

savaşta kenarda duracak adam mıyız

ettiğin lafın ayarı olsun…


diye kükredi erhan dayım davudi denebilecek aktör sesiyle…




sonra devam etti;

“bak bu mezarlarda kimler yatıyor sen biliyor musun…gerekirse daha kimler yatacak biliyor musun…böyle günlerden sonra  elli yıldır evimin duvarındaki  atatürkün yüzüne bakamamanın nasıl olacağını sen biliyor musun…ettiğin laftaki serseriliğin ne olduğunu biliyor musun…”




mütemadiyen kükrüyordu erhan dayım…susmuyordu



bu topraklara kim gelirse gelsin…

geldikleri gibi giderler….

biz bu memleketi sokakta bulmadık…

alırımız elimize silahımızı, silahımız yoksa sopamızı  ne gerekiyorsa yaparız yaşımız kaç olursa olsun ”

diye haykırıyordu…




biz  arkada donup kalmıştık….

şoför defalarca özür diliyordu…



dayı tamam… üzülme sinirlenme…

biz seni  biliyoruz   diyordum…

duymuyordu beni bile…
ki ben konuşunca susardı saygıyla hep !!!




uzun öksürük nöbetleri yaşayacaktı bağrışı sonrası erhan dayım…onlarca defa tecrübe etmiştik…ama nafile, susmuyordu…gözlerinden alevler çıkıyordu erhan dayımın…ağzından ejderhalar…



sağda bir yerde hemen durdurdu arabayı…

attı parayı şoförün yüzüne…

indik arabadan…



56 yaşındaydı erhan dilligil dayım…

kalp hastasıydı…

ve bunu bilmiyordu…



bu memleket sevgisi dersinin  ardından

 iki ay bile yaşamayacaktı…



kalp krizi geçirip evinde tek başına ölecekti…

bunu da hiç/birimiz  bilmiyorduk….

o kadarını tahmin de etmiyorduk…




kıyameti ve ihaneti yaşadığımız 15 temmuz gecesi  önce erhan dilligil dayım geldi aklıma…onun yüzü geldi…kekre ve dumanlı sesi geldi…”geldikleri gibi giderler..” cümlesini tekrar ederken kaygıyla kararan yüzü ama dibine kadar kararlı sesi geldi…




daha dört yaşındayken,  atatürk öldüğünde annesine “ atı kime kaldı…bayrak kime kaldı…”   diye ağıt yakan erhan dilligil dayım, atatürkün meclisinin, milletin meclisinin  bombalandığı günleri  iyi ki yaşarken görmedi…iyi ki görmedi…ya oracıkta kahrından ölür ya da katil olurdu…



ben küçücük çocukken ,  kıbrıs çıkarmasını ağlaya ağlaya izleyen behzat tanyeri dedem de iyi iki görmedi…ya oracıkta kahrından ölür ya katil olurdu…



hiçbir millet devletsiz yaşayamaz diyen selahi örem dedem de iyi ki görmedi…ya oracıkta kahrından ölür ya da katil olurdu…




acıların en büyüğünü ben gördüm…

siz gördünüz…
yaşarken...

görmez olaydık…



ama hepimiz şunu da gördük…

büyük şairin , nazım'ın dediği gibi

ateş ve ihanet  varsa

millet de var…



ateş ve ihanet varsa

şucu bucu ayrımı yapmadan

anlamsız muhalefetin şehvetine takılmadan

her şeyi ben bilirim kibrine saplanmadan

döne döne bin kere ama bin kere

demokrasi cumhuriyet hukuk  diyerek

ve düştüğümüz yerden hemen ayağa kalkarak

geçireceğimiz güzel günler de var…


( murat örem / 21 temmuz 2016 / ankara…)




15 Temmuz 2016 Cuma

fransada yaşanan trajedinin dünyaya yansımaları....

                                        -fransa'da öldürülmüş bir çocuk ve yanında bebeği-


aklı olan

irfanı olan

vicdanı olan

ortalama zekası olanlar



tarih bilen

sosyoloji bilen

teoloji bilen

ahlaklı sosyopolitik analiz yapanlar



dönüp dönüp

dünyada bugün olanları

ve yarın olacakları  

yazdı çizdi söyledi…

hem de büyük risk  alarak söyledi…






yaşananlar

dünyadaki neo ortaçağın 
ve kör terörün

ayak sesleridir…



daha üzerinden bir hafta geçmedi

bu blogda   şu aşağıdaki cümlelerimizin

şiddet dünyada kol geziyor…
her türlüsüyle
kelimelerde
ellerde
kalplerde
renklerde….

şiddet kol geziyor
yedi iklim dört kıtada…


dünya bu terör anaforundan
bu çap/sızlık/taki  liderlerle
çıkamaz…

o semiz suratlı sabık başbakan cameronla

o alık suratlı hollande’la

o tanımı bile olmayan surat

abd başkan adayı trumpla






dünya

bugünleri de arayacağı

anafora girdi…

dileyelim ki yanılalım...



rubikon noktası aşıldı…





dünyanın doğusu batısı kuzeyi güneyiyle
göçmen sorunu istihdam sorunu 
vicdan sorunu çözülmezse

dünyadaki insanlık  bedelini ödeyecek…




maalesef durum bu…


                               ( murat örem / 15 temmuz 2015/ ankara) 


                              

10 Temmuz 2016 Pazar

hayat kendi ritminde akar yazlık sitelerde de...gülüşler gezinir balkonlarda...genç kızların savrulan saçlarında bahar görünür…akşamüzeri çaylarının kendine özgü huzuru sarar kocaman bahçeleri…ama yine de hüzünlü zamanları başlar temmuzdan itibaren yazlık sitelerin de...



yıllardır ne zaman temmuzu görsem takvimde,  sırayı  hemen ağustos  ve  eylülün alacağı  gelir aklıma…evet, günler hala çok uzundur ve hava hala çok sıcak…ama garip biçimde haziranın  sereserpeliği yoktur artık…birini beklemenin hazzı gibi yaz mevsimini  de  beklemenin tarifsiz  ve sevimli telaşı geride kalmıştır…

çünkü gelen
insan da olsa
mevsim de olsa
gelmiştir artık,  
heybesinde ne varsa…

kokusundan bile anlarsınız geleni, yaz da olsa…kah fark ettirerek  kah  fark ettirmeyerek birer ikişer dakika kısalmaya başlamıştır gündüzler de haziranın ikinci yarısıyla…temmuz akşamlarında,  kımıl kımıl eser rüzgar, zeytin ağaçlarının taneleri üzerinde…bazen hafif  ürperttiği  bile olur…elbette yine soğuk karpuzlar yenir…soğuk ve güzel biralar içilir…daha yaz sürecektir…ama…

balıklar atılır ateşin üzerine,  etler tavuklar
ama ille de kanatlar ve közlenecek mısırlar…

dünyanın en az protein tüketen coğrafyalarından birinde , et fiyatlarının dünyayla kıyaslanmayacak kadar yüksek olduğu  yerde  her köşe başından dumanlar yükselir sahil kasabalarındaki sitelerde,   kah görenekli kah göreneksiz akşamlarda…tavlalar şırrakk diye kapatılır kahkahalar eşliğinde…okey taşlarının o çiğ şıkırtısı kuşatır bazen dört bir yanı…

sahil kenarındaki  yazlık siteler de ayrı bir alemdir…kendi içinde gruplara ayrılır tatil siteleri müdavimleri de…altı aylığına gidenler vardır…yılda bir iki aylığına gidenler vardır…oturdukları ev yakın bir yerdeyse hafta sonları uğrayanlar  vardır…evlerini kiraya verenler de olur genellikle üç kuruşa tamah ederek…

nereden bakarsanız bakın hem çok bilindik hem de çok başka bir kültürün ortalamasıdır yazlık siteler…apartman hayatının bütün detayları yazlık sitelerde de karşınıza çıkar…aidatları ödemeyenler ve herkesten çok kusur bulan densizler burada da vardır…bahçedeki güller çiçekler  evinin önüne ekilip dikilmediği için surat asanlar da az değildir…balkona asılan plaj havluları, çocukların bahçedeki oyun sesleri  bile istenirse tartışma ve küskünlük  konusu yapılabilir…herkes herkesi aradan birkaç yıl geçince  buralarda da tanımlayıp kodlar…eni konu ruh hastası yoksa yazlık sitelerin müdavimleri arasında,  her şey kendi içinde birkaç zaman içinde dengeye kavuşur!!!

yaşı daha ileri olanlara sitenin orta yaşlı gençleri biraz daha göz kulak olur…çarşıya pazara giderken ihtiyaçları sorulur…damacana suları taşınıverir…büyükler de bu çabaları karşılıksız bırakmaz elbette...turşular verir komşularına, reçeller kompostolar taşır yazlıkçı evlerin yaşlı ve maharetli kadınları…

herkesin bir geleni gideni olur yazlıklarda…
çocuklar gelir ekserisi evli olan veya evliliğin kapısında bulunan…damatlar gelinler veya gelin damat adayları  ağırlanır beyaz  ve kolalı pikelerin içinde, balkon sofralarında…

yazlık sitelerin de en prestijli konukları elbette torunlardır !!!  

liseye kadar kız ya da erkek olsun torunlar daha sık gelirler buralara…hatta bazen anne babalar evlatlarını/torunları uzun süreliğine bırakıp  paran kazmaya!!!  giderler…evdeki büyükler için hem tanımsız bir keyiftir bu hem de sorumluluğu çok büyük gönül yükü…malum, deniz şakaya gelmez…oysa gençler sever suyun içinde alık alık güneşe bakmayı…akşamları yaşıtlarıyla yakınlardaki çay bahçelerine gitmeyi ve eve çok geç dönmeyi…bir de sevdiklerinin elini tutmanın hayalini kurmayı, kaçamak bir cigara içmeyi…

yaşlar biraz ilerleyince yangından kaçan tilki misali arkalarına bile bakmadan uzaklaşır gençler / torunlar yazlık sitelerden…büyümenin değil de büyüdüğünü sanmanın garip bir muhtırasıdır bu davranış…aradan on yıl geçince bu kez aynı gençler keşke diyeceklerdir ama keşkedir işte sonrası…

dedeler torunlarına mangal yakar yazlık sitelerde…anneanneler babaanneler pudingler yemekler yapar…evdeki gelinler maharetleri neyse girerler mutfağa ve çıkarlar mutfaktan içleri poğaça börek çörek pasta yemek dolu güzel tabaklarla…damatlar, balıklar rakılar alır ev halkına…evlerin oğulları  kimselere çaktırmadan eksik gediği yoklar gelmekten gidene kadar gücü yetiyorsa aklı eriyorsa…bir de babalarına bakarlar evlerin oğlanları hissettirmeden…adımları küçülüp yavaşlamış yetmişlik babalarına bakarlar…geleceklerini görürler belki…evlerin kızları geçmişe giderler çocuklarıyla deniz kıyısına indiklerinde…ne zaman ve ne arada  kocaman kadın kocaman anne olduklarını sorarlar kendilerine…çocukların umru değildir bunlar..onlar kumlu ayaklarıyla evlerin içine içine girmeyi / etmeyi severler en çok ve babalarıyla dedeleriyle tavla oynamayı…

büyük sofralar kurulur yazlıklarda…çok büyük…sofralar ne kadar büyükse memleket de o büyüklükte ve o iddiada kurtarılır…sonra arada yemekler mezeler tırtıklanır…sonra bir daha memleket kurtarılır…garip tartışmalar yaşanır bazen...boyundan büyük laflar eder kimileri…

alnı yıllardır secdeye değmiş büyük anneler şükreder masanın etrafındaki herkesin yüzünü süzerken…bu sene de eksilmedik  şükür….derler içlerinden…büyük anneler bu şükür dualarını ederken azrail tırpanını bileylemektedir  oysa bir köşede sinsi sinsi…

herkes bilir bunu…
azrailin binbir tırpanı vardır
ve kimseler keyfinin kahyası değildir azrailin
yazlık sitelerde bile…

sevinçle kederin
doğumla ölümün
kardeş olduğunu
herkes bilir
ama….

dikkatli bakanlar görür yazlık evlerin merdivenlerine duvarlarına bahçelerine  sinmiş eskilerde kalmış yüzleri sesleri üzerine kırk kat boya yapılsa da kırk çeşit çiçek ekilse de…


bir köşede hıçkırıkları duruyordur mesela en son geldiğinde sevgilisi tarafından terk edildiğini öğrenip hıçkıra hıçkıra ağlayan  evin torunu  genç kızın…büyük büyük dedenin yıllar önce son içtiği kahve gelir akla…karşı evdeki teyzenin ölmeden önceki bükülmüş belini hatırlar  bir başka çocuk mesela yıllar sonra…


karşı sitede her yaz kahverengi vosvosuyla geçen hakkıyla kibar o amca  yoktur artık yıllardır…ağzının içinde çakıl taşı varmış gibi konuşan sitenin sefalar getiren dedesi de gitmiştir…torosların güzel çocuğu da yoktur…hiç hesapta yokken,  biliyor musun sapasağlam bilmemkim teyzen de hasta…çok üzüldük…deyiverir anneniz bir telefonda…zınk diye kalırsınız haberi duyduğunuzda…


hep hüzün yoktur elbette yazlık sitelerde de…
güzel dedikodular da vardır her daim…

kim ameliyat olmuş neresinden bilir sitenin teyzeleri…
kim nişanı atıvermiş, kim kimden ayrılmış  onu da bilirler…
ve aynı teyzeler bamyanın tazesinin nereden alındığını da bilirler…

bankacı bilmemkimin beşinci kez yenilediği araba da konuşulur…
fenerbahçenin bitmeyen balon transfer haberleri de yazlık sitelerde…

siyaset yazlık sitelerde de daha çok erkeklerin işidir…
oturdukları yerden her şeyin sözcüsü olmaya bayılır emekli amcalar…
ona buna ağız dolusu söylenip çakmayı da iyi bilirler…
gazetelerini okurlar ince ince bu amcalar…
dışarıda akan gürül gürül hayatı anlay/t/amayan gazetelerini…
sesi soluğu bir yerlere kaçmış gazetecileri okurlar…

artık ne dünya eski dünyadır…
ne gazeteler eski gazete

terör olayları, ölümler düşerken ekrana bir bir sırayla ,  ”vah vah , yandı yine ocaklar, yıkıldı yine ana babalar”  sesleri yükselir  yazlık evlerden ama bu cümlenin hemen ardından çayın altını kısmayı ihmal etmez kimseler…arabanın vergisi de vardır daha yatacak…karpuz da alınmalıdır…oğlana da iş bulunacaktır…araları bir süredir limoni olan kız ve damada usulünce neler olduğu da sorulmalıdır…gelinin neden yine surat astığı da dikkate alınmalıdır…torunların ergenlik hallerine de  akıl erdiğince kafa yorulmalıdır…bir de doktora gidip ilaç yazdırmak lazımdır…


böyle böyle geçer günler yazlık sitelerde de…

herkes herkesi bir şekilde çoluk çocuk torun torba büyük küçük hem koruyup kollamakta hem de göz hapsine gönül hapsine  almaktadır…herkes de bilir bunu…kanıksar ve yadırgamaz da…

ortalama orta sınıf  kuralları  yazlık sitelerde de  baskındır…

oyunun içine dahil olmak isteyen , ortalama orta sınıf kurallarını  bilerek ayak basmalıdır site sınırlarına da…mesela biraz okey bilip sevmelidir…fırsatını bulunca transfer dedikodularına dair iki çift laf edebilmelidir…bayramları seyranları es geçmemelidir…sitenin süresi sınırlı ziyaretçileri ayrılıp giderken yolunuz açık olsun/allah kavuştursun  demenin kalabalığına sessizce karışabilmelidir…emekli amcaların , her şeyi bilen teyzelerin rızasını almadan , onların  selamını çoğaltmadan elinden tuttuğu birilerini arkadaşım, akrabam can yoldaşım diyerek kapıp kapıp getirmemelidir…


hayat kendi ritminde akar yazlık sitelerde de…
gülüşler gezinir balkonlarda…
denizden çıkmış genç kızların savrulan saçlarında bahar görünür…
delikanlıların yorulmamış bedenleri hayatın tazeliğini hatırlatır…
akşamüzeri çaylarının kendine özgü huzuru sarar kocaman bahçeleri…

ama yine de hüzünlü bir yanı  başlar  yazlık sitelerin temmuzdan itibaren…
ağustosta biraz daha artacaktır bu hüzün,   bazı geceler gök gürlediğinde…
eylülle birlikte denkler toplanmaya başlanır usul usul…
salçalar yapılır, turşular basılır, biberler kurutulur…
sayısı azalan aileler daha bir sarılır birbirlerine kahve zamanlarında…

ekimde kimseler kalmayacaktır artık neredeyse…
günler sonbahar güneşiyle bir bir akarken
evlerin kadınları çanak çömleği derleyip toparlar, perdeleri çeker…
adamların işleri vanalar, kapılar , pencere çatılardır  daha çok…

ve anahtar kilide girdiğinde ayrılık zamanında, şu dilek dökülmelidir dillerden;
“seneye geldiğimizde , kapıyı kilitleyen eller açsın yine  inşallah…”


bu dileklerin bazıları kabul olacak
bazıları azrailin tırpanına takılacaktır…

iş ki tırpan zamanı gelenlere dönük olsundur…
gepgenç gök ekinlerini biçmesindir…


uzun ve sıcak bir yaz daha geçip gitmiştir…
her uzun ve sıcak yazla birlikte
ömür defterinden bir cüz daha eksilmiştir…


şimdi kışlık evlere  gidip kombileri bakıma sokma zamanıdır artık…
şimdi biraz da,  oralarda oyalanma zamanıdır artık…
               ( murat örem / 10 temmuz 2016 / ankara….)
                                              ****
               -fotoğraf / umur örsan örem / temmuz  2008 / candeniz tatil sitesi-