*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

9 Mayıs 2016 Pazartesi

konuyu hemen değiştirdi sarraf semih abi…göz kırptı bana…söyleyeceğini söylemişti "pat" diye…sonra susmuştu…gözünü de kırpmıştı…"tamam" demek lazımdı…öyle yaptım ben de…bilenler bilir pek öyle kolay susmam ben…o gece susacağım tutmuştu…








- haberi almadan  yalnızca  birkaç dakika önce,  şu  fotoğraftaki kutu  ankara'daki evde bana bakıyordu…bir gün önce evine dönen annem müjgan hocanım  unutmuştu…

kimbilir kaç yıllık bir kutuydu ki telefon numarası hala 4 haneliydi…

belki de taaa 1987’den kalmıştı…


gördüğünüz , o kutunun fotoğrafıdır…

okuyacaklarınız
hepimizin yaşanmışlıklarıdır….
hepimizin yaşayacaklarıdır… -

                                                                              ******

ben,  sarraf semih’i , semih abi’yi hem tanırım hem tanımam…

tanırım çünkü susurluk bir avuç yerdir ve ömrümün hatırlı kısmında izi vardır…
tanımam çünkü semih abiyle arada yaş farkı kuşak farkı vardır…


ben sarraf semih abiyi,  can kardeşim tek kardeşim ayşın’ın lisedeki en yakın arkadaşı mutlu’nun babası olarak tanırım en çok…


mutlu’yu  çok severim  on yıllardır görmesem de….
ankara’daki evimize gelmişliği çayımızı içmişliği de vardır mutlu’nun…


insan kızdır mutlu
delidoludur…bir dönemin çok kullanılan tabiriyle “harbi kızdır..”
ve hep her şeyi öğreten  abi olarak görmüştür beni…
ben de kardeşimin arkadaşı olan yeni kardeşim olarak  onu…


yıllardır yüzünü görmesem de,  başarılarını duydukça    
“yakışır mutluya, kardeşime” 
demişimdir…


lise yıllarında en çok babaannesini anlatmıştır hem ayşın’a hem bize tatlı tatlı anılarla mutlu….bir yerleri ağrıdığında babaannesinin,  sırf kendini iyi hissetsin diye ona ilaç yerine muzipçe ve akıllıca   “bonibon” verdiklerini ve babaannesinin birden ve hemen iyileştiğini anlatmıştır mutlu , o tarazlı sesiyle…

gülüp güldürmüştür bizi…


bilenler bilir bir de kardeşi vardır mutlu’nun,   mert diye…
çok çok yıllar önce küçücük çocuk haliyle gözlerini güneşten kaçırıp bisikletiyle tatlı şımarık dolaşıp dururdu tatlısu dalyan’ın "ibrahim balkanlı" otel bahçelerinde, merdiven aralarında  mert


bisikletiyle arada mutlaka çiçeklere girer orasını burasını kanatır, domateslerin marulların , fidanların canına okurdu  mert…


ibrahim balkan da o her zamanki tatlı külhani  üslubuyla yalandan kızardı  mert’e     “ ulen ,  bir rahat dur  artık    p…menk ”       diye diye…


hınzır ama akıllı ve sevimli bir çocuktu mert
yanaklarında çilleri vardı…
rahat bir çocukluk geçirmenin şımarıklığı da vardı üzerinde…


bazen ters köşe cümlelerimle afallatırdım onu…
hem kaçardı sorularımdan hem de ilgilenmem hoşuna giderdi…


mert , şimdi  kocaman adam olmuştur…
hatta belki evlenip barklanmış,  babalığı bile yaşamıştır…


aradan çeyrek asır geçmiş neredeyse…
o zamanlar daha dünyada olmayan büyük oğlum umur bile  acullukta  babasına çekseydi çoktaaaan evlenmiş olurdu…oradan hesap edin işte mert’in yaşını halini…



ben,  sarraf semih’i , sarraf semih abi’yi hem tanırım hem tanımam…
tanırım çünkü susurluk bir avuç yerdir…
tanımam çünkü arada yaş farkı kuşak farkı vardır…
ama anılarım vardır sarraf semih abiyle de…


zaten insan dediğin anılarının toplamıdır….
                                               *****

1987 yılının son günleri…
20 yaşında bile değilim…
20 yaşında bile değiliz…


tutturmuşuz  işte…
iki işgüzar sevdalı…
anneleri babaları sıkboğaz etmişiz…

kabul cevabını onlar mı vermiş 
biz mi boğazlarına basa basa almışız..
orası muallak...


ama dediğimiz olmuş...

artık durur muyuz…
yüzük lazım bize…
söz yüzüğü lazım…
hem de hemen !!!


yıl 1987…
aralık ayının sondan bir önceki günü…
telefon etti   babam taşkın hoca,  sarraf semih abi’ye
çok kısa konuştular…
hemen gelsinler dedi elbette semih abi….


gittim aldım mı yüzükleri, yoksa iki sevdalı birlikte gidip mi aldık hatırlamıyorum orasını…ama ışık hızıyla  sarraf semih abi’ye gidilip alındı o yüzükler…


türkiye’nin en parasız zamanlarıydı…
bizim de  öyle….

ama aynı türkiyenin
en insan zamanlarıydı da…


belki babam taşkın hoca ödemeye dair zaman istemişti karşıdan…
elbette hocam ne demek…cevabını almıştı muhtemelen…



detayı bilmiyorum…
gözüm dünya işlerini görecek durumda değildi çünkü…
gönül işleri,   sırasını hiçbir konuya kaptırmıyordu !!!
olmalı olacak istiyorum….replikleri kuşatmıştı dört yanımızı…


sonrasında aynı gün paldır küldür büyükler çağrıldı…
sarraf semih abiden hemen alınan yüzükler o gece takıldı…


dağı delmiştik iki sevdalı…
başımız göğe ermişti..


yıllar içinde o dağı o kadar çok delmeye devam ettik ki
günün birinde çürük bir diş gibi 
o dağ üstümüze devrildi…!!!!


sonra aradan çok yıllar geçti…
o oldu bu oldu…
hikayeyi  bilenler biliyor…!!!

                                                        *****


eş kontenjanından çok uzun yıllar  mahkum ve mecbur  olduğum  tatlısu dalyan’daki otelin lokantasında tosur tosur mutsuzca otururken ben, yıllar önce  bir gece vakti iki el sarıldı boynuma tam arkamdan  ”delikanlı  nasılsın…” diye…


delikanlı olacak yaşı geçmiştim ama daha bu kadar da aklaşmamıştı saçım sakalım…mecburen övgüyü üzerime alınıp(!!!)  döndüm baktım sarraf semih abiydi bu  yazlık evleri otelin hemen yanındaydı,  yıllardır hep selam sabahımız vardı ama bu kadarı pek  beklemediğim bir davranıştı…


dedim ya,  kuşaklarımız hayatlarımız hem yakın hem uzaktı…durup dururken o kadar sıcak olmasına hem şaşırmış hem de mutlu olmuştum…o güne dek yıllardır  elbette konuşmuştuk kalabalıklar içinde ama bile isteye yanıma gelip oturmuşluğu ilkti sarraf semih abinin…


insan bu…
bazen gelir bulur insanı…
vardır bir hikmeti hayatın….


oturdu hemen yanıma sarraf semih abi  ben hızla ayağa kalkarken…masama buyur edip bir bira söyledim ona da…belki yanına biraz ıvır zıvır…memleketten, hayattan, susurluktan, hayatlarımızdan söz ettik karşılıklı…


ankara nasıl diye sordu bana…ankara adı da bahtı da kara…bitmedi oradaki askerliğimiz  :))) dedim ben de ona bezgince…ama hemen de ekledim işin garibi buralar da artık hitap etmiyor bana



güldü sarraf semih abi…
eni konu güldü…

elini bir daha omzuma koydu…
gözlerime baktı…
birasından bir yudum çekti…

ve
delikanlı dedi
bu işler böyledir…
bir yaş gelir hayat anlamsızlaşır
orada duracaksın , bekleyeceksin…
bekleyecek bekleyecek bekleyeceksin…

birgün
birden geçecek…
göreceksin geçecek…

tünelin ucunda ışık var sonra…
çocuklarınız büyüyecek
yanındaki hanım kızımızı alıp gezeceksin…
tavla oynayacaksınız  saate bakmadan…
güneşin tadını çıkaracaksınız...

bekle , sakince sabret…


hiç anlam veremediğim cümleler kurmuştu pat diye semih abi…bu kadar yakın değildik, paylaştığım bir dert yoktu ama  sanki o dünyayı pek umursamaz görünen birinin içinden, felsefenin şahları  bir spinoza, sokrates,  hegel  çıkmıştı…


sonrasında arada sırada düşündüm…
sanki eni konu hesaplamıştı bu cümleleri yanıma gelirken semih abi…


o gece, bu cümlelerin ardından ikimiz  tabaktaki fıstıkları eşeler,   biralarımızı içerken karşılıklı , üç beş dakika içinde   masaya teklifsiz  gelip oturanlar  oldu …


konuyu hemen değiştirdi sarraf semih abi…
göz kırptı bana …
söyleyeceğini söylemişti…
pat diye…
sonra susmuştu…
gözünü de kırpmıştı…
tamam…demek lazımdı…
öyle yaptım ben de…


bilenler bilir pek öyle kolay susmam ben…
o gece susacağım tutmuştu…


masadakiler balıktan malıktan söz ettiler bir süre hafakanlar basarken beni…baktı ki kıvranıyorum ben bu muhabbetlerle, ama büyükler masama geldikleri için de kalkamıyorum, yine halden anladı semih abi,  seni açmaz bu mevzular bilirim…git kitabının başına çocuklarının yanına bizim mavramız bitmez dedi…eyvallah abim dedim…bu kez ben gözümü ona kırparak…


ışık hızıyla kalktım…
sonra ,  
aradan aylar geçti
aradan yıllar geçti….


çok çarparken kuyruklu yıldızlar başıma
aklım fikrim uğul uğuldarken
ortalık anlamsızlığa keserken
ve bile isteye jiletlerin üzerinde gezerken
hep hatırladım semih abinin  o geceki sözlerini…


muhtemelen semih abi bile çoktan unutmuştu  o geceki cümlelerini…
dün geceki ölüm haberini duyana kadar belki ben de unutmuştum…


ama o derin  kuyudan çıktı yine anılar işte…


hadi ben
ne bekledim
ne sabrettim
sarraf semih abi…

orada durmadım…
beklemedim…

tüneline de ışığına bu dünyanın… dedim…

sevdim ateş hatlarında gezmeyi…
sevdim çıplak jiletlerin üstünde  akrobasiyi…

sevdim , sevmeyi…
de…

peki , senin acelen neydi…
semih abi…???


duydum ki,
daima senin yanında gördüğüm ve yalnızca merhabalaştığım  mutlu ve mert’in annesi, hüzünlü fransız filmlerinden fırlamışçasına donuk umursamaz ama zeki aktris tavrı  olan  eşin vildan hanımı da  götürmüşsün yanında….



ne yalan söyleyeyim…
yanlış anlamasın kimse ama
yakışmış aranızdaki o  güçlü bağa sarraf semih abi…


hadi bakalım…
kırmızı yanaklı manav necati abi gittiğiniz  yerde zaten,  yıllardır…
sofranın zenginini  yine o kurar…
meyveler sebzelerin en iyisi de zulasındadır…
kalanları da siz tamamlarsınız…


ibrahim balkan yine o unutulmaz sunturlu cümleleriyle  “ çeşit çeşit kullarını ya rabbim …” derken,   bir gözüyle de yeni gelenleri anında görür  uzaktan uzaktan…


yaşar balkan tıpkı senin gibi çok acemisidir daha  oranın…
gözü kimseleri görmeden hasret gideriyordur belki evlatlarıyla…


hayrullah abi   de atmıştır ilk şaşkınlığı üzerinden..
yine telaşlı telaşlı kireç tozu arıyordur akşam üstleri voleybol sahası çizmek  için…


biliyorsun , ikisinin de   daha kırkı çıkmadı…


torosların güzel çocuğu eniştem ismail özkök yine tiril tirildir orada da…
eline bir dal almış usul usul yontuyordur yine insanca…
alışmıştır  iki yıldır oralara belki…


tahsin bozoğlu da yine yaka bağır açık en doğal insan haliyle koşturuyordur, bulmuştur yine kendine , düzeltilecek zor  işler…


artık sen de usulca ilişirsin bir kenara sarraf semih abi…
güneşin sofrasında dostların arasındayız dersin…


bir türkü mü dinlersin…bir ömrü mü gözden geçirirsin…
bulursun yapacak bir şey…


hepimiz biliyoruz ki çoğalan siz olacaksınız…
buradan oraya gidenler hep olacak…
oradan buraya kimseler gelmeyecek…


bu yüzden ne yapın edin 
öyle rehavete kapılıp
gelenlere de hazırlıksız yakalanmayın…


( murat örem / 09 mayıs 2016 / ankara…)
-mutlu ve mert’e zor günlerin direnciyle…
başsağlığı  dileklerimle…-
                                        
                                     şarkı sözleri / ömer hayyam...




2 yorum:

  1. Yüreğine sağlık, dostlarımızi ve büyüklerimizi ne güzel tasvir etmişsin teşekkür ederim. Kardeşim ,Öğretmenlerimin oğlu

    YanıtlaSil
  2. değerli haluk aybartürk ağabeyim;

    bu kadar güzel kardeşim diyene elbette canı gönülden ağabeyim denir...

    senin de gönlüne yüreğine bereket...

    boşuna demedi yahya kemal sessiz gemi şiirini...

    selam ve saygılarımla...

    murat örem...

    YanıtlaSil