*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

30 Mart 2016 Çarşamba

şu aşağıdaki adam hayatında hiç kahveye gitmemiş…fıldır fıldır gözlerle çift okeye dönmemiş…bacanağıyla "mangal" yapmamış…"baldız baldan tatlıdır..." lafını duymamış bile…adam tam bir "hıyarmış..."



diziler izlendi mi ?

viyana yeniden fethedilip avusturya 2 golle geçildi mi ?

yüzlerine bakılacak yüzü olmayan ekran yüzsüzlerinin rol aldığı reklamlarda çay kahve meyve servisleri yapıldı mı ?

sıtma görmemiş hart hurt kadın seslerinin fon yapıldığı haberler vah vah tüh tüh, sallandıracaksın ikisini bak bir daha oluyor mu diye diye seyredildi mi ?

işyerinde günlük dedikodular harmanlandı  mı ?

adet yerini bulsun diye yapılan ziyaretler geçiştirildi mi ?

bir gün daha bitti mi ?

çocuklar yattı mı ?

yarına dair yalanlar hazırlandı mı ?

geçiştirilen sevişmeler yaşandı mı ?


o zaman size çok kısaca jonas edward salk’ı anlatayım….
81 yıllık ömrünü insanlığa adayan salk’ı…


iki  cümleyle anlatayım;
malum geç oldu…
uzun yazılar gözü bozar…
zihni yorar…


jonas edward salk...
bir bilim insanı…


hayatında hiç kahveye gitmemiş…
şöyle elindeki jokeri kahvedeki masaya şak diye vurmamış…
fıldır fıldır gözlerle çift okeye dönmemiş…
bacanağıyla mangal yapmamış…
baldız baldan tatlıdır lafını duymamış bile…

hıyar gibi bütün bir ömür laboratuvarlarda  sabahlamış…
çocuklar,  baş belası çocuk felcine yakalanmasın diye aşı bulmuş…
sonra bu aşıyı önce çocukları ve eşinde denemiş…


sonra daha büyük bir hıyarlık daha yapmış…
bulduğu aşıya patent alıp tescillememiş…

"bu birikim insanlığın ortak malıdır, 
para nerden çıktı....."
demiş…

7 milyar dolarlık patent servetine dönüp bakmamış bile…

bir de üstüne şunu demiş ;

“ne patenti…
ne parası…
güneş ışınları için 
patent mi  alıyorsunuz…”



diziler izlendi mi ?

viyana yeniden fethedilip avusturya 2 golle geçildi mi ?

yüzlerine bakılacak yüzü olmayan ekran yüzsüzlerinin rol aldığı reklamlarda çay kahve meyve servisleri yapıldı mı ?

sıtma görmemiş hart hurt kadın seslerinin fon yapıldığı haberler vah vah tüh tüh, sallandıracaksın ikisini bak bir daha oluyor mu diye diye seyredildi mi ?


işyerinde günlük dedikodular harmanlandı  mı ?

adet yerini bulsun diye yapılan ziyaretler geçiştirildi mi ?

bir gün daha bitti mi ?

çocuklar yattı mı ?

yarına dair yalanlar hazırlandı mı ?

geçiştirilen sevişmeler yaşandı mı ?


haa…
ne diyorduk…

bu jonas edward salk
tam bir hıyarmış…
hem de en kekresinden, en acısından…

bu adamdan , 
değil reklam yıldızı
şöyle bol dereotlu, zeytinyağlı
rakı yanında cacık bile olmazmış…

iyi uykular…!!!!

( murat örem / 30 mart 2016 / ankara….)








24 Mart 2016 Perşembe

"carver" ne yana düşer usta..."susurluk lisesi" ne yana..."koç reeves.." ne yana düşer usta.."cemal süreya" ne yana...."gençliğim" hangi yana...


“ken howard  ölmüş…”  desem kimseler bilmez, umursamaz…!!!


“herkes  patır patır ölüyor,   "ken howard"  da ölecek elbette”
diyenler bile çıkabilir…


ama yaşı kırk ve daha üzerinde olanlar için,  
“ beyaz gölge dizisinin koçu ken reeves ölmüş…”  dersem,  bu kez iş biraz değişir belki…


salami’nin, gomez’in, kuliç’in torp’un… babası / hocası / koçu 71 yaşında ölmüş  dersem daha da değişebilir…


beyaz gölge dizisi,
1960’ların ikinci yarısı ve 1970’lerin hemen başında doğanların biraz da çocukluğu ve ilk gençliğiydi çünkü…


siyah beyaz tek kanallı televizyonun başında toplanan milyonlar  beyaz gölge  koç reeves’i  ve talebelerini izlerdi soluklarını tutarak…sonra da sokaklara çıkardı patlak toplarını direklere takılı çemberlerden geçirmek için…


amerikanın yoksulluk , cehalet ve çaresizlikle lanetlenmiş bir lisesinde geçerdi olan bitenler temel olarak beyaz gölge dizisinde…


beyaz gölge tanımlaması da zaten bir eğretileme/metafor/istiare’ydi...


neredeyse tümüyle zenci / yoksul ve alt sınıftan gelmiş çocukların,  hocası ve  basketbol koçu olarak liseye gelen beyaz adam (!)  zaman içinde bu genç çocukların hepsinin teker teker güvenini kazanacak  bir gölge gibi onları hayatın içinde de izleyerek bu çocukların hocası / arkadaşı / basketbol koçu / sırdaşı ve abisi olacaktı…


beyaz gölge dizisinde çok güçlü yan karakterler de vardı…


lisenin müdürü tıpkı öğrencilerin çok büyük bir çoğunluğu gibi zenciydi ve koç reeves’in yıllar öncesinden arkadaşıydı…zaten biraz da yıllanmış arkadaşlık hatırına bu okulda görev almayı kabul etmişti koç reeves…çünkü  dünyanın en üst düzeydeki basketbol ligi olan NBA’da oynarken ciddi bir sakatlık geçirerek oyuncu olarak jübile(!)  yapmıştı…


artık kendi halindeki bir lisenin okul koçuydu…!!! 
okul müdürünün eskiden beri arkadaşıydı…
dizideki mizansen buydu ama koç ken reeves gerçek hayatta da ken howard olarak tam da bunları yaşamıştı…


makul bir adamdı okulun müdürü…
doğrunun, insanın, insan hallerinin yanındaydı…
bir yönetici olarak okuldaki dengeleri de gözetirdi…
ve koç reeves başı her sıkıştığında mutlaka eski dostu müdürden yardım isterdi…


koç reeves’in   zaten başı her fırsatta sıkışırdı…!!!
çünkü adı  “carver”  olan  aynı okulun müdür yardımcısı , bütün öğrencilerden ve okuldan sorumlu danışmanı bayan büyükenıl’la öğrenciler üzerinden sürekli bir çatışma zemininde karşı karşıya gelirlerdi …


bayan büyükenıl da iyi bir pedagog öğretmen ve danışmandı ama  bütün dengeleri gözeten hali vardı dizideki konumlandırmasıyla…bir nevi görünür ve görünmez akılla vicdanın bileşkesiydi bayan büyükenıl…


artık ne kadar  kalmıştır  bilmiyorum, eskiden ortaokullarda  ve özellikle liselerde nesli tükenmiş böyle çok güzel öğretmenler / hocalar / yöneticiler  vardı…bu isimlerden  öğrenci olarak size hiçbir zarar gelmeyeceğini bilirdiniz, sizin ruhunuz duymadan  her ortamda aklı bir karış  havada ergen hallerinizi mazur gören cümleler kurarlar ve bunu anlamak istemeyen diğer toy öğretmen ve ihtiraslı velileri hizaya sokardı bu isimler…


parlak öğrencileri bir vesileyle daima desteklerler ama sesi daha az çıkan daha orta halli öğrencilere de mutlaka sahip çıkarlardı…

eni konu psikolog pedagog  ve ruhbilimci tarafları vardı…


öte yandan da öğrencilerle bir araya  geldiklerinde sanki başka ortamlarda  o babacan / halden anlayan tavrın içinde hiç olmamış gibi kesin ve keskin eleştirilerde de bulunurlardı sınırı zorlayan ergen öğrencilerine …


iki taraflı çalışırdı zihinleri, emekleri , çabaları…
ve bu müthiş bir dengeydi…

şimdi çok daha iyi görüyorum ki
bu yaklaşım “ eli öpülesi …” bir dengeydi…


hem ergenliğin aklı bir karış havası içindeki  öğrenciyi tecrübesiz öğretmenlere yedirmemek için tetikte olurlardı hem de aynı öğrencinin deyim yerindeyse “iyiden iyiye rulman  dağıtmaması için…” nefesleri de her daim öğrencilerin üzerinde, ensesinde  olurdu…


hakikaten çok güzel  çok özel öğretmenlerdi bunlar…
ve neredeyse o güzel insanların hemen hepsi o güzel atlara binip gittiler…



ben mesela 1980’lerdeki o güzelim susurluk lisesindeki öğretmenlerimin içinden bugün bile bir çırpıda sayabilirim bu vasıfta ve karakterdeki onlarcasının ismini onur duyarak….


çeşitli vesilelerle bir çok yazıda büyük bir içtenlikle andığım lise müdürümüz / edebiyat öğretmenimiz fikret ünal böyle çok kıymetli bir isimdi…eşi semra ünal hakkıyla  böyle bir eğitmen ve öğretmendi…lise disiplin kurulunun yıllanmış demirbaşı babam taşkın hoca’nın bu tarafına kendimi bildim bileli onur duyarak şahittim zaten…alitta nıçlaypek tam da onikisindeydi bu nesli tükenmiş öğretmen modelinin...ahmet aydoğdu, şevki kepenek, mualla kural farklı özelliklere sahip olsalar da son noktada daima öğrencinin ve halden anlayan tavırların yanında güzel isimlerdi…


susurluk ortaokulunda da naci subaşı böyle bir öğretmendi…cahit sıtkı’nın memleket isterim şiirini okurken ve okuturken biz orta 1 öğrencilerine,  şıpır şıpır akardı yaşlar gözünden koskoca adamın ülke sevgisiyle…


torosların güzel çocuğu ismail özkök eniştem böyle müstesna bir öğretmendi bir eli hep öğrencinin üzerindeydi…teyzem meral özkök keza hep öyleydiismail çapar öyleydi…karı koca arka arkaya küt diye giden özençlerin babası ziya özenç böyle bir öğretmendi…haydar gürbüz, ayşe gürbüz, orhan taşçı, hakkı taner tuna gibi isimlerin yanında her anlamda kendinizi güvende hissedebilirdiniz küçücüklükten ergenliğe geçmenin sancılarını yaşarken…


ve bu isimleri emsalsiz yapan en önemli unsurlardan biri de tüm bu çok kıymetli özelliklerinin yanında alan derslerinde de çok çok iyi öğretmen olmalarıydı…


laga luga,  içi boş şirinlikler yapan öğrenci eyyamcısı  öğretmen değillerdi bu isimler…sınıfa girdiklerinde yeri ve zamanı geldiğinde tek bir bakışlarıyla bile  sizi süzer, kendinize getirir  ve çok iyi bildiklerini çıtır çıtır datça çağlası gibi dişlerinin arasında ezerek zihinlere de nakşederlerdi…


şimdi dönüp bakıyorum da ;
ben ne güzel öğretmenlerin
öğrencisi olmuşum yahu…

ve bir çoğu
daha minicik hallerimden  itibaren
zaten benim amcalarım teyzelerimdi
öğretmen anne ve babamın arkadaşları olarak…



işte, beyaz gölge dizisindeki bayan büyükenıl da bir yönüyle bu güzel öğretmenlere benzerdi…gönlü hep öğrencinin yanında olmasına rağmen aklını ve sağduyusunu da ihmal etmeyerek tam bir denge noktasında durmaya çalışırdı…


koç reeves daha bir coşku adamı olduğu için, bayan büyükenıl’la çatışma yaşamaları da kaçınılmaz olurdu zaman zaman beyaz gölge’de…

o zaman devreye koçun arkadaşı zenci okul müdürü girerdi…


beyaz gölge,  türkiye’nin 1970’lerin sonundaki kör terör ortamının ve 1980’lerin hemen başındaki darbe travması günlerinin çok çok az sayıdaki güzelliklerindendi…


büyük çelişkiler (!) de vardı elbette,  dizide bizler için…
1970’lerin sonundaki amerikanın en ihmal edilmiş yoksul yöresindeki bir lisenin bile spor salonu, duş odaları, labarotuvarları ve öğrencilerin büyük dolapları, okulun kocaman koridorları  vardı dizide…


ve hiçbir öğrencinin üzerinde tek bir forma yoktu…sıralar yoktu…öğrenciler bir sınıfın içinde kaykılarak keyfi biçimde oturuyordu kolçaklı sandalyelerin üzerinde…kolçaklı sandalye biz 1980’lerdeki öğrencilerin ciddi statü simgesiydi…!!! çoğunluk üniversitede gördü bu uzay sandalyesini…!!!


benim gibi üniversitelerin şahı padişahı istanbul üniversitesi öğrencisi olanlar için, kolçaklı sandalyelerin de ötesine geçen devasa anfiler vardı daha da büyük statü göstergesi olarak….


1970’lerde 80’lerde  hiç abartmadan söylüyorum ülkenin sayılı ve en iyi liselerinden olan susurluk  lisesinde bile,  beyaz gölge dizisindeki bir hayatı değil yaşamak hayal etmek bile mümkün değildi… !!! o kadar da değildi...


burası türkiye’ydi…!!!

dünyanın en hoşgörülü en pedagog öğretmeninin önünde bile,  eliniz cebinizde konuşmaya kalkarsanız, sınıfa öğretmen girdiğinde ayağa kalkmazsanız dünyanın kaç bucak olduğunu hemen hatırlamanız gerekirdi !!!


bunları unutulmaz güzelliklerin yanında bir eleştiri olarak söylemekten ziyade  kültür farkı noktasından yola çıkarak dile getirmek amacım/ız…

tarihe not düşmek…


işte  bu noktada şunu söylemek gerekiyor;

beyaz gölge tüm bu kültür farkı hatta uçurumuna rağmen,  türkiye’nin her tarafındaki seyircisinin gönlüne,  gönülden bir unutulmazlıkla seslenebildi…


çünkü  samimi  ve sahihti…
-tam burada yine lisedeki fikret ünal hocamın / müdürümün kulakları çınlasın…erdek dalyandaki bir tekne gezisinde o kibirli ve ukala genç adama(!)  elindeki bira şişesini ve sigarasını  centilmence tutarken ayaküstü verdiği hakiki osmanlıca dersi için…sahih kelimesini aslında onlarca yıldır “h” harfini düşürerek “sahi” biçiminde kullandığımızı ve “sahih” kelimesinin tam karşılığının  türkçede “gerçek” olduğunu bana kabak çekirdeği yer gibi sıradan bir işmişçesine anlatıverdiği için…önümde bir yeni ummanı daha lise yıllarımdan sonra bile açıverdiği için..-


beyaz gölge dizisindeki  ilişkiler  ve karakterler de netti….
onlarca meselenin içinde kaybolmalarına ramak kalmış yoksul, sorunlu ve ergen genç adamların tek tek dertleriyle ilgilenen bir hocaları koçları vardı her bölümde…


sorunlar çıktıkça koç reeves kendi çözümlerini öneriyor bazen başarılı oluyorlar bazen de birlikte tökezliyorlardı…yendikleri de oluyordu ama çoğunlukla maçlarda ve hayatta yeniliyorlardı…ama o genç çocuklar yaşadıkları her olayla şunu görüyorlardı ki, koç reeves samimi biçimde herkes için çabalıyordu…ders bittiğinde antrenman bittiğinde saatine bakıp yarın hepinizi  şu saatte bekliyorum deyip çekip gitmek yerine merdivenlere oturuyor ve onlarla zaman geçiriyordu…çözümler arıyordu…bazen hepsini 10 tur daha koşu diye cezalandırıyordu da…nabza göre şerbet vermiyordu…akla göre çözüm arıyordu…


asla ve kat’a rol  da yapmıyordu  koç reeves


dünyanın her yerinde her zaman rol yapan birilerini anlarsınız…
rol yapmayan birilerini de anlarsınız…

hayatta da olsa anlarsınız…
filmde de anlarsınız…
sahnede de anlarsınız…
mutfakta da anlarsınız…
misafirlikte de anlarsınız…
okulda da anlarsınız…
makamda da anlarsınız..
yatakta da anlarsınız…
dostlukta da anlarsınız…
akrabalıkta da anlarsınız…


-mesela benim bir zamanlar uzaktaaann bir  akrabam vardı…yaz tatillerinde ailecek iç anadoludan egeye indiğimizde,  gerçekten de kırk yılda bir çoluk çocuk bir çayını içmek için evine bile değil,  fabrikadan küçük atölyeden hallice büyük çalışma yerine gittiğimizde, her seferinde  bizi görünce elindeki çekici falan ucuz amerikan filmlerindeki gibi yere atıverirdi çok çok sevindiğini göstermek için…

ben erhan dilligil’in ve hayatın talebesi olduğum için böyle ucuz atraksiyonları asla yemezdim hatta çok da rahatsız olurdum ama   çocukların ve annelerinin hoşuna gidiyor diye dilimi tutardım…çünkü onlar erhan dilligil’in ve hayatın talebeleri olmadıkları için samimi zannederlerdi bu ucuz atraksiyon hallerini… bir gün köprünün altından çok sular aktıktan sonra bu akrabamın  usulen olduğunu bir kez daha anladığımız davetini samimice sanıp hakikaten arda’yla yanına gitmek istediğimizde ateşe düşmüş gibi kıl tüy bahane cümleleri kurmuştu…olaya arabanın içinde ve benim yanımda konuşmalara birebir şahit olan arda hakkıyla şoka girmiş , şaşırmış ve pat diye ,
tiksiniyorum hakikaten tiksiniyorum
artık ben bu kişiden,
adamlığından,
samimiyetsizliğinden…”
demişti…


ki arda’dan bahsediyoruz şurada…
en kötü insanlarda bile sevilecek bir şey mutlaka bulan, insanlar hakkında  tek bir olumsuz sözü ağzından kerpetenle bile alamadığınız arda’dan söz ediyoruz….


işte böyle sevgili okur….


bugün de kısmet,  ken howard’tan /  koç reeves’ten yola çıkarak  hüzünlü ve güzel anılar denizinde  yol almakmış…
ölümlü bir canlı olan insanı anlatmakmış…


koç reeves bir hocadan / koçtan çok daha fazlasıydı anlamak isteyene…
doğru bir insan modelinin sahih örneklerindendi…


ve bugün türk basketbolu akçalı işlerdeki çiğlikleri bir kenara koyarak söylersek bir yerlere geldiyse bunda beyaz gölge dizisinin ve koç reeves’in de unutulmaz emekleri  vardır…


tabi böyle bir diziyi bizlerle tanıştıran dönemin trt yöneticilerinin de…


koç reeves de ölmüş…
71 yaşındaymış…
ömrü uzun olası babam taşkın hocadan  gençmiş…

kuliç’in, salami’nin, torp’un, jackson’un babası /  koçu ölmüş…


sizi bilmem ama
ölüp giden bu isimlerin hepsiyle birlikte
benim de çocukluğum ilk gençliğim ergenliğim
yetişkinliğim, orta yaşlılığım
biraz daha biraz daha ölüyor…


kardeşinin elinden tutup susurluk parkına giden çocuğu özlüyorum…
annesinin mozaik pastasını çayla içen çocuğu özlüyorum…
babasıyla tornavida tutup bütün prizleri tamir eden genç adamı özlüyorum


çıtır çıtır yanan sobanın etrafında güzel kalabalıklarla yenen bayram yemeklerini, yılbaşı akşamlarının şarabi zamanlarını özlüyorum…biz çocukların her seferinde kazandığı tombala akşamlarını özlüyorum…babamdan annemden teyzemden eniştemden gördüğüm gibi yıllar sonra ben baba olduğumda da yine ve daima  çocukların(!!!) kazandığı tombala akşamlarını da özlüyorum…


bu günlerin hiçbiri geri gelmeyecek, biliyorum…


günü geldiğinde 
külhani bir tavırla 
cemal süreya misali

“….ama,
ayrıca,
aldığın şu hayat
fena değildir...
üstü kalsın......”

diyecek dolulukta 
yaşadığım için de 
bahtiyarım…


ve sırf şu metaforu  , istiaresi ve eğretilemesiyle bile sonsuza kadar yaşayacak dizelerin şairine  bir kez daha saygıyla selam ediyorum ;

                    “ memleket mi  yıldızlar mı gençliğim mi daha uzak…”

son dakika notu ; yazı bitti…yayına hazır hale geldi…solukk almak için haber sitelerine baktım ki dünya ve hollanda futbolunun efsane ismi  johann cruyff da ölmüş akciğer kanserinden…sarı fare de ölmüş…size sözüm olsun…kendimi bildim bileli futbolu ve neredeyse sporun bütün dallarını seven, istisnasız hala şevkle izleyen, bir zamanlar susurluk ilçe turnuvalarında basketbol ve voleybolda  teknik direktörlük de yaparken, asabi (!!) tavırları nedeniyle hak mahrumiyeti cezası bile almayı başaran babam taşkın hoca’dan isteyeceğim cruyyf’u yazılı anlatmasını… başarabilirsem sizinle de paylaşacağım….çünkü koç reeves ne kadar bizim kuşağın unutulmaz ismiyse , cruyf da esas olarak taşkın hocaların kuşağının efsanesiydi….

              ( murat örem / 24 mart 2016 / ankara….)