*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

28 Haziran 2015 Pazar

."..para fakirliği hepimizin yanıp yakıldığı konudur...zevk fakirliğinden yakınmak ise, kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor..." çetin altan...



                                                              - resim / leyla aras / 2006 -

         bundan bir  önceki yazının hemen ardından,  çok şeyi görmüş geçirmiş ve ömrü boyunca, iyiyi güzeli hıfzetmiş  çok bir kıymetli okur  iki arada bir derede yorumda bulunmak istedi yazdıklarıma ve artık maalesef daha kısık sesli çıkan "enseyi karartmayın.." cümleli çetin altan alıntısına…

telaşlı bir güneşin arasında ayırabildiğim saniyeler içinde dinledim cümlelerini  çok da can kulağı veremeyerek…baktım ki konu uzayacak o dapdaralmış zamanda,  hoş bir hamle yaparak " siz de bu yorumlarınızı sözlü değil de yazılı yapsanız da diğer okurlar da yararlansa bu kıymetli görüşlerinizden, biliyorsunuz söz uçuyor yazı kalıyor hanımefendi..." diyerek psikolojik üstünlüğü ele geçirmeye yeltendim aramızdaki hukuka da yaslanarak…karşı taraf durur mu , o da " bazen söz de çok anlamlıdır hatta yazıdan bile…" mealinde cümleler kuruyordu ki gülümseyerek yoluma devam ettim, aklım diyalogun devam edeceği cümlelerde de kalarak ve biraz daha gecikirsem  alevlerin çıkma ihtimali bulunduğu yere  ilerleyerek…

ne diyordu eskiler ;

ölümlü kalımlı  dünya
gidimli gelimli dünya….

       
          ölümlü kalımlı dünyada herkesin bir rolü ve anlamı var işte…
        
       dünyanın her yerinde yüz milyonlar  için , kahir ekseriyet için , hayat ,  
       önemli  olabilme çabasında düğümlenen zavallı bir bataklık ne yazık ki …

         oysa , önemli olmak değerli olmanın karşılığı değil ki…
        
bir şirketin , kurumun , yapının, derneğin , kulübün ortaklığın şunun bunun en tepesinde olmanız,  sizi bir süreliğine önemli yapabilir, kendiniz ve etrafınız için…

ama yalnızca bir süreliğine…

önemli olmanın öncesi ve sonrasında değerli olabilmeniz bunlardan bağımsızdır…

çünkü o tepede bulunduğunuz süre boyunca,  etrafınızda öyle bir sahte hale ve hare olacaktır ki ; kendi  sanal öneminizin(!!!)  kendi gözünüzü alması bile işten değildir…
        
         oysa mahkeme kadıya mülk değildir…
         başlayan her şey biter…
        
         yahu, ömrün kendisi biten bir şeydir…
         önemli olmak mı bitmeyecek sanıyorsunuz…
         bitmeyen , nihayetlenmeyen değerli olmaktır…
        
şunu sorun kendinize ; önemli olduğunuz günleriniz bir gün geçip gidince bir değeriniz kalıyorsa o önemli (!!!)  zamanlarınızdan,  çok da boşa geçirmemişsinizdir ömrünüzü, ilişkilerinizi…

yoksa kıymeti yoktur önemli olmanın…
anlamlı  olan ,  değerli olmaya çalışmaktır…

önemli olmakla değerli olmak arasındaki fark tuz ve şeker kadar ayrıdır da kimin umrundadır….bu ayrımı çetin altan milyon kere anlatmıştır döne döne ama sesi onca kakafoni arasında davulcu yellenmesi gibi gümbürtüye gitmiştir…

ne yapalım ki böyledir bu coğrafyada bu işler…

çetin altan’ın bile yazıp söylediklerinin onca gürültü içinde davulcu yellenmesi gibi gümbürtüye gittiği bir yerde,  bizim yazıp söylediklerimizin sinek vızıltısı kadar bile hükmü var mıdır ki ???

ne demişler topal karıncaya, “ sen bu ayağınla nasıl gideceksin ki o uzaklara ibadet için…” hikaye bu ya ne demiş topal karınca da onlara ; “gidemesem de o uğurda canımı bile vermeyi göze aldıktan sonra ne gam…”

bizimkisi de bu hesap işte …
ister davulcu yellenmesi ister sinek vızıltısı niyetine okuyun…

bir de alın size unutulmayacak bir çetin altan yazısı daha…
                                                        
                                                            *******

Yakındoğu toplumlarının geçmişlerinde resim, yontu, tekke dışı müzik ve kadınların ortak yaşama karışmaları yasaklı olmasaydı, acaba bu toplumların bugünkü düzeyleri ne olurdu?

Sayısız müze, görkemli tiyatro yapıları, mermer anıtlar, müzikli lokaller, geniş bahçeler, düzenli konutlarla yüzyıllar içinde katmerlenmiş zengin bir sanat kültürünün toplumsal zevke yansıyan birikimi, şimdikinden çok değişik bir görüntü yaratırdı.

Bu toplumlar için sanatın en önemli sorun olduğuna hâlâ daha inanmak istemeyenler, sanatta yeterince gelişememişliğin şimdiye dek nelere mal olduğunu sezememiş olanlardır.

Doğru dürüst bir zevk birikiminden yoksunluk, toplumsal yaşamı hoyrat bir düzensizlik içinde yaşayan çapaçulluğun kasırgasıyla yamru yumru etmiştir.

Bu çirkinliğin nedenini sadece fakirliğe bağlamak doğru değildir.
Şayet toplumun özü, yüzlerce yılın resmi, yontusu, müziği, tiyatrosu ve romanıyla yoğrulmuş olsaydı, tek odalı konutların bile içinde bir su bardağına konmuş üç beş kır çiçeği bulunurdu.

Toplumsal zevk birikimi, bir anlamda, “boşluğu” yaşama en uygun biçimde kullanabilmek demektir.
Çanta, dolap, ev yerleştirmekten başlar, kent yerleşimine kadar uzanıp gider bu birikim.
Boşluğu böylesine kullanma, yüzyıllar içinde yüz binlerce ressam, yontucu, müzisyen, yazar, düşünür, bilimci, mimar yetiştirmiş olabilmekle olur ancak...
            “Bir toplum için en önemli sorun sanattır” lafına dudak bükenler, yüzyıllar boyu sanatla yeterince yoğrulmamış bir insan malzemesinin, neyi ne kadar yapıp, neyi ne kadar yapamayacağını hiç düşünmemiş olanlardır.

Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullarda resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

İki yüzyıllık tiyatrolarda dört yüzyıllık klasikler oynanacaktı.
Herkes ana dilini çok daha zengin ve kıvrak kullanacaktı.
Sanatta toplumca kösteklenmiş olmak, toplumsal övüncü getirip sadece cengâverliğe düğümlenmiştir.
Fatih’le övünmek elbette güzeldir. Ama gönül isterdi ki Bellini ile de övünebilelim. Bizim de bir Leonardo’muz, bizim de bir Michelangelo’muz olsun...
Olabilirdi de...

Bunu vaktiyle ne engellemişse, hâlâ daha o koşullanmaları tam aşabilmiş değiliz... Sanatın ve sanatçıların toplumun can suyunu oluşturduğuna da bundan ötürü bir türlü tam inanamıyoruz...
Sofrada, su bardağı içinde bile olsa, bir demet kır çiçeğiyle duvarda iki iç açıcı peyzaja gerek duymadan yaşamaya alışmışlığın sonuçlarıdır bunlar...
Para fakirliği hepimizin yanıp yakıldığı konudur.
Zevk fakirliğinden yakınmak ise, kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor.

(ocak 2015 / çetin altan / milliyet gazetesi....)

           
              ( murat örem / 28 haziran 2015 / ankara…)
            

25 Haziran 2015 Perşembe

birer birer ölüyorlar…kimi üç gün gündem oluyor…kimi üç saat…kiminin adına ölüm ilanları yayınlanıyor…kiminin adını yalnızca bilenler biliyor…kimi bir kibrit kutusu kadar yer buluyor gazete sayfalarında…oysa hepsinin ölümüyle türkiyenin bir rengi daha soluyor…




            birer birer ölüyorlar…
        
kimi üç gün gündem oluyor…
          kimi üç saat…
        
kiminin adına ölüm ilanları yayınlanıyor…
          kiminin adını yalnızca bilenler biliyor…
        
kimi bir kibrit kutusu kadar yer buluyor gazete sayfalarında…

oysa hepsinin ölümüyle türkiyenin bir rengi daha soluyor…
        
kimilerinin de aylardır sesi soluğu çıkmıyor hasta yataklarında…
         ölümü bekliyorlar…

         birer birer ölüyorlar…
         oysa hepsinin ölümüyle türkiyenin bir rengi daha soluyor…
        
bedii faik gibi bir kalem devi ölüyor…
gazeteciliğin , muhabirliğin lokomotifi ölüyor…
          koalisyon pazarlıklarının gürültüsünden adı bile duyulmuyor…

         başar sabuncu gibi bir kültür  devi,  hakkıyla bir entelektüel ölüyor…
         o kimdi laa oğlum  bile diyemiyor kara kalabalıklar…
        

         ölüm sümer tilmaç’ı bir düğünde yakalıyor…
         sümer tilmaç’ın ömrü boyunca ürettiklerinden daha çok yer kaplıyor nerede nasıl öldüğü…

         zeki alasya gibi bir ustanın karaciğeri oyun oynuyor…
         kalbimizin bir yerinden ince bir sızı geçiyor yalnızca
         bir caz müziği gibi , o kadar uzak , o kadar sessiz…

         ülkenin siyasi karikatür tarihinin  en büyüğü bedri koraman ölüyor…
         hatırlayıp bilenler,  hatırlamayıp tınlamayanların yanında vızıltı olamıyor…

birer birer ölüyorlar…

          kimi üç gün gündem oluyor…

          kimi üç saat…


         kimileri de direniyor…
         ölümün karşısında hayata tutunmaya çalışıyor…

         ve sonra ömrü uzun olası çetin altan
         bin yıldır “enseyi karartmayın..” diyen kalem
         88 yaşında aylardır yattığı hastaneden çıktığında
         “ enseyi karartmayın…” cümlesini bile daha kısık söylüyor
         ve şunları diyor ;
                 
Artık anlaşılıyor ki ülkeme demokrasinin geldiğini göremeden ayrılacağım bu dünyadan.


Torunlarımıza bırakmayı hayal ettiğimiz ülke bu değildi. Gene de bir hayal kırıklığı yaşamıyorum. Menzil-i maksuda ulaşılamasa da çok yol katettik.


Bir ömür, sadece amaca ulaşmak için harcanmaz. O amaca doğru atılacak bir iki adıma yardımcı olmak için de harcanır.


Yaralı bir devi ayaklarının üstüne koyabilmek için kuşak kuşak o devi sırtımızda taşıdık. Yaralarının iyileşeceğine, o devin ayaklarının üstünde duracağına olan inancımı hiç kaybetmedim. Bir gün bu ülke ayaklarının üstünde duracak. O zaman da, masaldaki gibi “sihirli kedinin çizmelerini” giyerek amacına doğru uçarak gidecek.


Biz torunlarımıza istediğimiz ülkeyi bırakamıyoruz.


Ama siz uğraşırsanız, mücadeleden vazgeçmezseniz, dünyadan ayrılırken torunlarımıza istediğimiz ülkeyi bırakıyoruz deme mutluluğunu siz tadabilirsiniz.


Hayallerinizden, ümitlerinizden, mücadelenizden vazgeçmeyin.



Amacınıza ulaşamazsanız da, bu amacı gelecek kuşaklara devretseniz de, kozmosla son hesaplaşmanızda, daha iyi bir dünya için biz de fena mücadele etmedik diyebilirsiniz.


Bu da az şey değildir.


Buruk da olsa, yorgun gözlerinizde bir tebessüm yaratır.


O tebessümlerin çoğalması da elbet bir gün kurtarır bu ülkeyi.


Enseyi karartmayın….”



         seksen milyona giden bir ülke
         televizyon karşısına tünemiş
         akıp giden  hayatını seyrediyor…

         okumadan , yazmadan,  düşünmeden , üretmeden
         figüran olmayı yeğliyor…

ve ne acıdır ki kocaman bir nüfus
evde, sokakta, işyerinde , okulda 
üreten çok az sayıdaki insanının
yaşarken de öldükten sonra da
kıymetini hiç ama hiç  bilmeden 
           taytanik’in (!!!)  içinde  parti veriyor…
        
( murat  örem / 25 haziran 2015 / ankara….)