*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

29 Mart 2015 Pazar

"...adam yıldızlara basa basa yürüdü / çünkü biraz önce yağmur yağmıştı…”



“ Yıldızlar kıyamet gibiydi kaldırımlarda
Çünkü biraz evvel yağmur yağmıştı
Adam bulut gibiydi, hatırladı
Adamın ayaklarının altında
Yıldızların yıldız olduğu vardı
Adam yıldızlara basa basa yürüdü
Çünkü biraz önce yağmur yağmıştı…”
                                               Cemal Süreya….


                   Yıldızlara ve gökyüzüne iyi bakın...
                   Görmek için bakın…
                   Anlamak için bakın…
                   Zamanın geri döndürülemezliğini  unutmadan  bakın…
                  
                   ( murat örem / 29 mart 2015 / ankara…)
                          


23 Mart 2015 Pazartesi

aziz nesin doğrunun yanında bir yalnız adamdır…bir yapayalnız kalemdir…eğilip bükülmeyen kırıl(a)mayan harflerin toplamıdır…




1915….
Bir büyük alt üst oluşun ilk adımıdır dünya için…

Artık savaş vardır…
İkincisi  daha o zamanlardan bilinmediği için başına 1. ibaresi gelmeyen dünya savaşı vardır…

Apsenin içinde birike birike büyüyen cerahat patlayacak ,   dünya 20. yüzyılda kartları yeniden dağıtacaktır. Birkaç kelimeyle tanımladığımız bu süreç elbette milyonlarca insanın trajedisinin de bir başka adıdır.

Oysa Stalin’e atfedilen o duygusuz söz şunu der tarihin içinden acımasız gerçekçilikle ;

“savaşta bir kişinin ölümü trajedi
milyonların ölümü yalnızca istatistiktir…”

1915 bu topraklar için de büyük bir hercümercin, direnişin, ihanetin, ayaklanmanın, aydınlanmanın,  çöküşün , yeniden ayağa kalkmanın…kısaca her şeyin  tarihidir…

6 yüzyıl süren imparatorluk dağılmanın eşiğindedir…

Çanakkale savaşları, balkan savaşları derken
“kahvenin önünden habire redif sesi gelmektedir…”

Ama,  1915 Türk düşünce, edebiyat, sanat , kültür, demokrasi  dünyası için de başka günlerin habercisidir…

Melih Cevdet Anday 1915’te doğmuştur…

Haldun Taner 1915’te doğmuştur…

Ve ,

Aziz Nesin 1915’te  doğmuştur…

Bilenler bilir Aziz Nesin’in okuru olarak,  yeri apayrıdır bende…

Okumayı öğrendiğim günden beri bu ismin yazdıklarının, yaptıklarının, hayatının, dik duruşunun, huysuzluğunun, kalabalıklar karşısında yapayalnız kalsa da fikirlerinden asla geri adım atmamasının bendeki karşılığı apayrıdır…

Elbette toplumun sinir uçlarına dokunan sert, aykırı, uyarıcı, sarsıcı, dinsel ve kültürel ortalamaya çok ters gelen  çıkışlar da yapmış, yazılar da yazmıştır  Aziz Nesin…

Bütün faniler gibi mutlaka hatalar da yapmıştır, kırılmalar da yaşamıştır…Fakat hayatının bütününe, daha da doğrusu emeklerinin bütününe  baktığınızda Türk insanından, okurundan fazla fazla alacaklıdır Aziz Nesin…

Oysa o bunları alacaklı olmak için yapmamıştır.
Çalışmaktan başka bir şey bilmediği için böylesini yapmıştır.

Düşünmekten ve düşündüğünü dosdoğru biçimde ifade etmekten başkasını bilmediği için böyle yapmıştır…

Aziz Nesin için din düşmanı denmiştir..
Oysa bütün yazdıklarında ve yaptıklarında döne döne “kimsenin diniyle , inanışıyla alay etmedim ettirmedim..”demekten yorulmuştur.

Aziz Nesin için cimridir denmiştir…
Cimriliğin en büyüğünü kendine yapmıştır Aziz Nesin…
Üretirken, yazarken, yoksul çocuklar için vakıf kurarken hiç de öyle değildir…

Aziz Nesin için asık suratlıdır denmiştir…
Gülmece yazarları her zaman anlamsızca gülmek ve güldürmek zorunda değildir…ayrıca habire etrafını güldürmek için komiklikler yapmaya çalışan zavallılar kötü gülmece yazarlarıdır…demekten bitap düşmüştür…

Türkiye maalesef yeniden ve hızla kamplara ayrılmanın yanlışına ışık hızıyla sürüklenmenin eşiğindeyken bin kere yazıp söylemeliyiz ki ; Aziz Nesin şunun bunun o ideolojinin bu fikrin kalemi değildir…

Aziz Nesin doğrunun yanında bir yalnız adamdır…
Bir yapayalnız kalemdir…
Eğilmeyen bükülmeyen kırılmayan harflerin toplamıdır…

Kemal Tahir de dostudur Aziz Nesin’in , bir mektubunda üstadım diye hitap edip eşiyle birlikte vakıfta ağırlamaktan onur duyacağını yazdığı Necip Fazıl da çok önemsediğidir…

Türkiye , Osmanlıdan beri düşünürlerine yazarlarına aydınlarına çok hoyrat davranan bir ülkedir…

Türkiye,  
birey olmayı önemseyen,
içini doldura doldura insan yetiştirmek için çabalayanları ,
yazar olsun olmasın ;  
megolaman, bencil , egoist, narsist
diye yaftalamaya meyyal  tembel çoğunluğun
diyarı olmaktan  kurtulmak zorundadır…

Türkiye çoğunluğun gürültüsünün , düşünsel azınlığın mutsuzluğunu  habire katmerlediği ve onların fikirlerini arsızca bastırdığı yer olmaktan kurtulduğu gün , Aziz Nesinlerin, Kemal Tahirlerin, Orhan Kemallerin, Cemil Meriçlerin… kıymetini daha iyi anlayacaktır…

Türkiye, yazarlarına düşünürlerine yaşarken ve öldükten sonra da kıymet vermeyi öğreneceği güne dek  başıboş akan selin önündeki kütük misali oradan oraya savrulmanın acısını hem çekecek hem de insanlarına çektirecektir…

Aziz Nesinler, Melih Cevdetler, Haldun Tanerler bunları görüp yazmıştır onlarca yıl boyunca…

Düşünen insanların, üreten insanların, herkesin susmayı yeğlediği zor zamanlarda kelle koltukta ayağa kalkan insanların tavrı korkusuzluklarından, yürekliliklerinden,  narsistliklerinden , megolamanlıklarından  şundan bundan değildir…

Bu insanlar da ömürleri boyunca  sevdiklerini üzmekten , işsiz kalmaktan , sanık sandalyesine oturmaktan, hayat ritimlerini kaybetmekten korkmuşlardır ama yine de doğru olduğuna inandıkları cümleleri de yazıp söylemişlerdir…

Korkmak insani bir duygudur …
Fakat , korktuğu halde fikirlerinden geri adım atmamak , aklından geçenleri söyleyip yazmak kendini yetiştirmeye çabalayan insanın tavrıdır…

Aradaki fark budur…
Cahil çoğunluğun anlamadığı fark budur…

Bu insanlar da ellerine bakan çocuklarına , evlerine ekmek götürmenin telaşını yaşamışlardır…Bu insanlar da en yakınlarının en ağır ve hak etmedikleri cümleleriyle yıkılmışlar ama düştükleri yerden kalkarak savaşmak zorunda kalmışlardır…

“sen de herkes gibi oluversene, idare ediversene…” cümlesine çığlık atarak verdikleri ben herkes değilim..” cevabı onların megolamanlıklarından, narsistliklerinden, egolarından değildir…

Böyle yaparlarsa, herkesin herkese benzediği bir dünyada insanlık lokomotifinin tek bir tekerlek bile döndüremeyeceğini bildikleri için kendilerini de bir kenara koyarak vermişlerdir bu kavgayı…

Çünkü aklı başında hiçbir insan kendisinin de ölümlü olduğunu unutmaz…Çünkü aklı başında hiçbir insan ölümlü olduğunu bile bile megolamanlığa, narsistliğe, çiğ egoya teslim olmaz…Eşyanın tabiatına aykırıdır bu…

Kusura bakılmasın ama düşünen üreten yazan ve çok azınlıktaki insanları , ülkesi için kaygılanıp risk alan insanları susturmanın yolu ucuz teşhisler yapmak değildir…

Çoğunluk;  bu gerçekleri  görmek, iki cümleyle onore etmek yerine ucuz psikiyatrik teşhisler koymaya kalktığında bilmelidir ki kendi geleceğini de sıfırlamaktadır…

Toplumlar kendine emek veren insanlarını, düşünüp yazanlarını böylesine hoyratça ve basitçe ezmek yerine çok daha sahiplenmelidir.

Herkesin herkese herkes gibi davrandığı bir dünya
Herkesin herkesi herkes gibi yapmak istediği bir yer
Zavallı bir dünyadır çünkü…

Ve o dünya cehennemin bir başka adıdır…

( murat örem / 23 mart 2015 / ankara-istanbul )
      -fotoğraf / arda erhan örem / ankara 2015 -

16 Mart 2015 Pazartesi

türküleri dinlemenin zamanı çocukluk değildir…gençlikte de pek dinlenmez türküler…türkülerin hakkıyla dinlenme zamanı yaşanmışlıkla gelir…





Türküleri dinlemenin  zamanı çocukluk değildir…
Gençlikte de pek dinlenmez türküler…

Türkülerin hakkıyla dinlenme zamanı yaşanmışlıkla gelir…

Yıllar geçmiş ….
Saçlarınıza ak düşmemiş (!)
akların arasında artık siyahlar azınlıkta kalmıştır…

Çocuklar büyümüştür ;  
kelimeleri mermi gibi kullanacak kadar hem de…

Ömür ilerlemiştir…
30, 35, 40, 45 derken 50 yaş görünmüştür limanda…


Türküleri dinlemenin  zamanı çocukluk değildir…
Gençlikte de pek dinlenmez türküler…

Türkülerin hakkıyla dinlenme zamanı yaşanmışlıkla gelir…

Aslına bakarsanız ,  çok uzun yıllar boyunca türküleri kadınlı erkekli  koroların içine hapseden iyi niyetli ama doğru olmayan anlayış da gölgede bırakmıştır o ağıtları, hüzünleri, dizeleri …

Çünkü bazı türküler koroların kalabalığında kaybolmayacak kadar hüzünlüdür, hayatın içindendir ve yalnızca tek bir sesin tınısıyla işler insanın ciğerine ciğerine…

Öyle türküler vardır ki koroların kalabalığı içinde yıllarca kaybolup gitmiş yıllar sonra tek bir sesin tınısıyla kendini  daha bir fark ettirmiştir…

Mesela  ne ağlarsın benim zülfü siyahım..”  türküsünü hem korodan hem de tek bir sesten dinlerseniz daha iyi anlarsınız ne demek istediğimizi ve aradaki farkı …

Bu coğrafyanın tarihi acılıdır….
İnsanlık tarihi de öyle…

Ama bu coğrafyanın tarihi hakikaten çok daha acılıdır…

Bu coğrafyada ,  ortadoğuda, asyada , balkanlarda, anadoluda  üzerine bastığınız toprak öylesine kaygandır , tarih öyle muallakta ve muğlaktır ki ki siz hep aynı yerde durduğunuzu , eğilip bükülmediğinizi sansanız bile  en şaşaalı antik şehirlerin bir büyük depremde yerin yedi kat altına inip yok oluvermesi  misali kapkara bir kuyunun en dibine düşebilirsiniz bir anda hem de bir daha asla çık(a)mamak üzere…

Tersi de mümkündür…
Boynunuza geçirilen ilmiği son anda atmanız ve  küllerinizden doğmanız da…

Bu anlattıklarımız
ismi geçen coğrafyalardaki
milletler için de
devletler için de
hatta tek tek insanlar için de
geçerlidir…
ve hiçbirimiz için
uzakta değildir…

Bu coğrafyada toprak ve tarih bu kadar kaygan olunca günlük hayat da kendi hercümercinde , kaosunda akar elbette…Öyle bir kaos ve hercümerçtir ki şaşırtıcı olduğu kadar yorucu, yorucu olduğu kadar da ürkütücüdür….

Bir sabah kalktığınızda okuluna giden çocuğunuzun üzerine dolmuş konduğu (!)  haberini alabilirsiniz…Süt almak için girdiğiniz markette üzerinize devrilen reyonun yanı başında bulabilir evlatlarınız sizi artık babasız bir hayat gerçeğiyle yaşamak zorunda kalarak…Evin annesini , mutfaktaki ocağın dibinden sızan zehirli gaz dört duvarın arasına cansız biçimde sıkıştırabilir her an…

Bu absürt ölümleri kanıksamıştır  üzerinde yaşadığımız topraklar…
Çünkü kader kavramını yanlış anlamaya meyyaldir çoğunluk…

Kader, otobüs durağında beklerken kan revana bürünmek olmamalıdır.
Kader, yanlış bağlanmış bir topraklı prizle gelen ölüm olmamalıdır.

Kader , birilerinin iki dudağı arasından çıkanlar  değildir…
Kader , birilerinin cahilliklerini temize çektikleri hayatlar değildir…

İşte türküler bu acılı ve kaotik coğrafyanın çok hüzünlü hikayeleridir…
Ve bazı türküler öylesine sahiplenilir ki,  farklı hikayelerle birbirinden çok uzaktaki yerlerde bile onlarca yıldır söylenir olur değişik halleriyle…

Mesela 1940’lardaki yaşanmışlık üzerine yakılan o Kıbrıs türküsü ne de acılıdır ve ne çok versiyonu vardır…Mağusa Limanı adıyla bilinen bu türkünün bir başka adı da Arap Ali Ağıdıdır… Kıbrıs’ın acılı işgal zamanlarında yaşanan olayda Arap Ali meyhanede yaşanan gerginlik sonrasında İngiliz askerleri tarafından pusu kurularak  bıçaklanarak öldürülür…

Türküyle ilgili çok emek verilmiş bir çalışmayı paylaşan Kıbrıslı akademisyen Şevket Öznur’un yazdıklarına göre,  bu türkü, yıllar içinde  Kerkük’te ve anadolunun farklı yerlerinde de sahiplenilmiştir benzer ve farklı hikayelerle…

Türkülerin böyle bir gücü vardır işte…

Türkülerin gücü, günlük hayatın hayhuyu içinde sesini çıkaramayan kendi halindeki ve suçun çoğu aslında kendinde olan kalabalıkların güçsüzlüğünün kendi hali pür melalini tescilinden ve paradoksundan da gelir…

Kıbrıs lehçesinde daha farklı olsa da Magusa Limanı türküsünün o daha çok bilinen sözlerinde şunlar söylenir;

“magusa limanı limandır liman
beni öldürende yoktur din iman
iskeleden çıktım yan basa basa
magusa’ya vardım kan kusa kusa
magusa limanından aldılar beni
üç mil uzağına attılar beni
uyan alim uyanmaz oldun da
yedi bıçak yarasına dayanmaz oldun..”


Magusa Limanı türküsü uzun yıllar boyunca birbirinden farklı isim ve gruplarca da seslendirildi…Muammer Ketencoğlu, Selda Bağcan, Grup Abdal , İsmail Demircioğlu, Erkan Oğur ve yabancılar da dahil daha bir çok isim ve grup bu hüzünlü Kıbrıs Türküsü’nü yıllar öncesinden beri tekrar tekrar söyledi, söylüyor…Siz de küçük bir çabayla türkünün farklı versiyonlarını dinleyebilirsiniz…

Yazının başında ne dedik ;

Türküleri dinlemenin  zamanı çocukluk değildir…
Gençlikte de pek dinlenmez türküler…

Türkülerin hakkıyla dinlenme zamanı yaşanmışlıkla gelir…

Yaşanmışlıklarınız ve keyfiniz daim olsun…
Artık nasıl olacaksa...

( murat örem / 16 mart 2015 / ankara…)
           
                      -desen / bedri rahmi Eyüboğlu-