*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

27 Şubat 2015 Cuma

masal masal matitas ; " ey insan, ne kadar çok tüketirsen , o kadar kıymetlisin…”




20. yüzyıldan başlayarak  zihinlere habire kazınan rezil motto ;

“Ey insan,
ne kadar çok tüketirsen ,
o kadar kıymetlisin…”

Görünen o ki  bir gün lazım olur diye paket kağıtlarını, mukavva kutuları bir kenara koyan büyüklerin sayısı daha da azalacak gün gün..

Delinmiş, kaçmış kadın çoraplarından paspaslar, bulaşık bezleri  yapanlar da kelaynaklar kadar kaldı zaten.. Öyle ya, bunca bolluk içindeyken torbaları, yoğurt kutularını, yağ şişelerini,   iplikleri biriktirmenin ne anlamı var !!!

Oysa eskiler zamanında tek bir çivinin , raptiyenin, uzun ve  sağlam  tel parçasının en olmadık zamanlarda nasıl işe yaradığını bilen kuşaklardı.

Her şey şaşılacak kadar sınırlıydı çünkü.

Yaşı 50  ve üzerinde olanlar israf etme / katık et cümlelerini iyi hatırlar...
Sözünü ettiğimiz kuşaklar çocukluk günlerinde oyuncaklarını da çerden çöpten kendileri yapmak zorunda kalmış insanlar topluluğuydu çünkü .

Yoktu…
Evet yoktu...
Bir yumak sağlam ip, paslanmamış bir avuç çivi, korunaklı bir naylon yağmurluk bile çok uzaklardaydı...Okul kantinlerinde yalnızca simit ve ayran,  bir de pralini çok fazla olduğu için ağzın içine yapışan  kötü çikolatalar vardı....

Daha eskiler için bu sayılanlar  bile masaldı ve onların çoğu okula bir büyüğünün ayakkabılarıyla, gömleğiyle  gitmek zorunda oldukları karartma günlerinin çocuklarıydı.

Haberleşmenin  şimdiyle  kıyaslanamayacak kadar ilkel durumda olduğu 1970  hatta 1980’li yıllarda bile evinde telefon olanlara gıptayla, kıskanmayla bakılırdı.

Evlere  yemek siparişi vermenin akıldan bile geçmediği, ayda yılda  bir pide yemeye gidilirse ciddi bir zenginlik olarak algılandığı günlerdi o zamanlar....

Tüm bunlar yeni kuşaklara masal gibi gelse de dünyayla birlikte  Türkiye’de böyle zor günlerden geçerek geldi günümüzün bolluğuna hatta  israfına...

Şimdi dünyayla birlikte Türkiye’nin de önünde eskisi kadar safahat içinde  olmayacak günlerin sert ayak sesleri var...

Zorlukları paylaşmak, aşmak  için zamanında evlerinin , mutfaklarının kapılarını her daim birbirine açan büyüklerin neredeyse hepsi çoook uzaklarda...

Bakalım vakti zamanında onların güngörmüşlüğünü,  tutumluluğunu cimrilik olarak yaftalayan yeni kuşaklar,  bu zor zamanlarda nasıl bir imtihandan geçecek...

( murat örem / 27 şubat 2015 / ankara…) 
 

26 Şubat 2015 Perşembe

mertçe savaş istiyorsan pusu kurmayacaksın...bir kavgaya girdin mi bıçağını değil önce yüreğini bileyeceksin...



          
          bir kavgaya girdin mi ;
yumruğuna silahına kadınlığına erkekliğine değil
          haklılığına güveneceksin….

          bir sözü söyledin mi ;
kelimelerinle  dudaklarınla endamınla sesinle değil  
yüzünle konuşacaksın…

bir yola çıktın mı ;
şoförle yolcularla arabayla değil
kaderinle aklınla ve kendinle  yürüyeceksin…

ne yaparsan yap
ne yapacaksan yap,

önce
sağına bakacaksın
soluna bakacaksın
önüne bakacaksın
arkana bakacaksın

sonra
okkana bakacaksın
çapına bakacaksın
kapasitene bakacaksın

ve  ayağa kalkıp
bir kez yola revan olduktan sonra da
keşke demeyeceksin…

her ne olursa olsun
ne yaşanırsa yaşansın
insanı bileceksin
ahde vefayı bileceksin
vicdanı bileceksin

       düşmanını hem bilecek
hem hakkını teslim edeceksin

yüreklice kavga istiyorsan
belaltına vurmayacaksın

mertçe savaş istiyorsan
pusu kurmayacaksın

cam binada otururken
kimseye  taş atmayacaksın

bileceksin ki çürür;
ağaca yaslanmayacaksın

bileceksin ki ölür ;
insana dayanmayacaksın

öleceğini bilsen de
kahpece öldürmeyeceksin

hasılı kelam
bir kavgaya girdin mi
bıçağını değil
önce yüreğini bileyeceksin

( murat örem / 26 şubat 2015 / ankara…) 


-fotoğraf / rus kültürünün büyük yazarı aleksandr puşkin / 1799-1837 -

                                             *******
                          
                       
meraklısı için not ; 

puşkin  öldü(rül)ğünde 38 yaşındadır...
kimseye pusu kurmamıştır...
mertce yaptığı düelloda ağır yaralanmış ve iki gün sonra ölmüştür...

20 Şubat 2015 Cuma

aptallık , kötülük ve cehalet iğne deliğinden geçecek kadar sinsi ve organizedir....




babamın annemin evinde kitaplar vardı…
babam da annem de kitapları da hala var…

teyzemin  eniştemin evinde kitaplar vardı…
teyzem ve kitapları var ama eniştem yok…

dedemin babaannemin evinde kitaplar vardı…
dedem de babaannem de kitapları da yok…

anneannemin dedemin evinde kitaplar vardı…
anneannem de dedem de kitapları da yok…

büyük amcamın yengemin evinde kitaplar vardı…
büyük amcam da yengem de kitapları da hala var….

nezahat halamın erhan dayımın evinde kitaplar vardı…
nezahat halam da erhan dayım da kitapları da yok….

ben kitapları olan bir evde büyüdüm…

çocuklarım
hem kitapları ,
hem kitaplıkları ,
hem kütüphanesi  olan evde büyüdü…

ben hala varım…
kitaplarım hala var…
çocuklarım hala var…

yazılarımı okuyanlar bilir…
ömrü boyunca bu toplumla en çok didişen isimlerden olsa da
bu toplum kadri kıymetini hiiiiççç bilmese de
aziz nesin’i ayrı severim, sevdim…

ama bertrand russell’i de çok önemsedim…

erhan dayım’ın,  ölümünden sonra kimbilir kimlerin talan ettiği evinde , üniversite yıllarında okuduğum kitapları  arasında bertrand russel hep ayrı yerde durmuştu…

garip biçimde bertrand russel’le aziz nesin’i bir tutmuştu genç zihnim…

ikisi de köşeli mi köşeli cümleler kuruyordu…
ikisi de lafı dolandırmıyordu…
ikisi de akıl diyordu, insan diyordu, cehalet diyordu….

birinin ömrü , cehaleti baştacı yapan ve  ortadoğululuğu tersinden anlayan  toplumda mahallenin delisi olma pahasına gözünü budaktan esirgemeden bedel ödeye ödeye geçmişti …

diğeri dünyanın biraz daha az  ortadoğulu olan coğrafyasında nisbeten fiziken daha rahat yaşamıştı ama ruhen ikisi de aynı ızdırabı çekmişlerdi ömürleri boyunca….

ikisi de
aptallık kötülük ve cehaletin
iğne deliğinden geçecek kadar
sinsi ve organize olduğunu biliyordu…

ikisi de
kötülüğün ve cehaletin
her zaman
daha organize olduğundan emindi…

buna rağmen pes etmediler…
buna rağmen yenilmediler…
yenildiler ama yenilmediler…

ömürleri boyunca ;
çoğunluğun ,
 azınlığın azınlığının ırzına nasıl geçtiğini
onlarca kere yaşasalar da
azınlıkta kalmayı yeğlediler…

ben bu yüzden  ayrı tutarım bertrand russell’i de…
bu gece , bir cuma akşamında kendime kızdım…
şu blogda iki yıl boyunca 300 küsur yazı yazıp da
bir bertrand russel  yazısı nasıl yazmazsın murat …”
diye diye…

akıldan,  insandan, hukuktan, mantıktan, adaletten , demokrasiden ışık hızıyla uzaklaşmayı matah sanan ;  cahil kere cahil , fikirsiz kere fikirsiz, ahlaksız kere ahlaksız, kötü kere kötü bir dünyanın  okumayı ve düşünmeyi bilen  talihsiz  vatandaşlarından biri  olarak bertrand russel’in aşağıdaki cümlelerini okurken ne hissedeceğiniz de ufkunuza kalsın ….


"insanlar bilgisiz doğar, aptal değil, eğitilerek aptal olurlar..."


''bugünün bilgilerini dünün sistemlerini kullanarak öğretirsek, çocuklarımızın yarınını ellerinden almış oluruz.''


"dünyanın sorunu şudur ki ;  akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır."


''insanlığın iki tür ahlâkı vardır: biri, sözünü edip uygulamadığımız, diğeri de uygulayıp sözünü etmediğimiz.''


"üç tutku, basit fakat ezici derecede kuvvetle hayatımı ellerinde tutmuştur; sevgiye olan özlemim, bilgiyi araştırma merakım ve insanlığın çektiği acı için duyduğum tanımlanmayacak kadar büyük bir merhamet.''


"akılsızca bir şeyi milyonlarca kişi söylese de o şey yine akılsızcadır."


"yalnızca günahları olanların tanrıları vardır."


"mutluluğun sırrı, dünyanın korkunç bir yer olduğu gerçeğiyle yüzleşmektir."


( murat örem / 20 şubat 2015 / ankara…)