*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

30 Ocak 2015 Cuma

bulut geçti....yumurta taşa çarptı taş yumurtaya çarptı...gariptir , yumurta paramparça olmadı ama taş da taş gibi kalamadı...



          Yol bitmedi…
         Git git git…
         Yol bitmedi….

         Söz bitmedi ….
         Konuş konuş konuş
         Söz bitmedi….

         Kin bitmedi….
         Kus kus kus
         Kin bitmedi…

         Taş yumurtaya çarptı
         Yumurta taşa çarptı…
        
Bin kere çarptı….
         On bin kere çarptı…
        
Gariptir;
         Yumurta paramparça olmadı amma
         Taş  da taş gibi kalamadı…

         Ne diyordu Hayyam o unutulmaz rubaisinde ;
        
“bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
seher yeli, eser yırtar eteğini gülün
güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
kimse bilmez, kimse bilmez…”

( murat örem / 30 ocak 2015 / kainatta bir yer…)
  
     -fotoğraf / umur örsan örem / 2007 / trabzon-uzungöl-


24 Ocak 2015 Cumartesi

" vurulduk ey halkım ! " pek de güzel unuttun bizi....






1993 yılında 25 yaşın içindeydim...
Okul bitmişti...
Sevdiğim bir işin kapısından içeri girmiştim...
Ülkeme dair umutlarım vardı....

1993 yılı başında  25 yaşın içindeydim...
Baba olmamıştım daha....
Kendime dair umutlarım vardı...
Ülkeme dair umutlarım vardı...
Evime dair umutlarım vardı....


1993 yılı başında 25 yaşın içindeydim...
Kendime ve ülkeme dair umutlarım vardı....
Uğur Mumcu öldürülmemişti daha...
Adnan Kahveci muamma bir ölüme uzanmamıştı....

Dönemin  cumhurbaşkanı Turgut Özal 50 yıllık ambulansla köşkten çıkarılıp kalp krizi geçire geçire Ankara sokaklarında dolaştırılmamıştı....
Sivas'ta gözü dönmüş acılar yaşanmamıştı....

1993 yılı başında ülkeme dair umutlarım vardı....
İnsanıma dair umutlarım vardı...

Ekmek parası peşinde koşmaya çoktan başlamıştım ama baba olmamıştım daha....Senin omzuna hiç ağlamak için yaslanamadım ...cümlesi akılsızca ve egoistçe haykırılmamıştı  daha yüzüme...


1993 yılı başında 25 yaşın içindeydim....
Uğur Mumcu öldürülmemişti daha....
Uğurlar Olsun ....bestesi yapılmamştı....
Ülkeme dair umutlarım vardı...

Aradan 22 yıl geçmiş....
Uğur Mumcu puşt bir bombayla bin parçaya bölünmüş....
Türkiye Madımakları yaşamış....
Türkiye daha neler neler neler yaşamış....

Kar yağmış....
Kar yağmış...
Kar yağmış....

Yollar kapanmış...
Zihinler kapanmış...
Umutlar kapanmış....


Milyonların başına geçim derdi binmiş oturmuş....
Milyonların başına televizyon gelmiş oturmuş...
Milyonların başına düşünmemek gelmiş oturmuş....

Benim başıma da neler neler gelmiş....

1993 yılı başında 25 yaşın içindeydim...
Aradan 22 yıl geçmiş...

24 Ocak 1993 Pazar günü öğle sonrasında atılan parça tesirli bombanın etkileri  bugüne kadar gelmiş....

Uğur Mumcu ölmüş...
Uğur Mumcular öl-dü-rül-müş....

Ödenecek araba taksitleri varmış...
Ödenecek banka borçları varmış...
Üç kuruşluk akıllarla ben oynamıyorum diyecekler varmış...

Ülkenin tarihini ,
Kendi tarihini unutacak , taş gibi unutacak milyonlar varmış....

Gel  de şunu deme ;

" vurulduk ey halkım...!" pek de güzel unuttun bizi....

artık ben de çok yorgunum....
Türkiye kadar yorgunum...
ve hiç de ümidim yok....

( murat örem / 24 ocak 2015 / ankara...)







10 Ocak 2015 Cumartesi

“ bu gelen neo ortaçağdır…. bu gelen yeni bir ortaçağ karanlığıdır… bu gidiş , gidiş değildir…”



aylar önce yazdık ;
“ yeni bir çağ geliyor ,
insanı insanlığı
eze eze üze üze geliyor”
başlığıyla…

ülkede ,
dünyada,
batıda,
doğuda
paris’te
abd’de …yaşanan son terör saldırılarını ,
din kutuplaşmalarını ,
radikalizmi ,
cehaleti ,
fanatizmi
alt alta üst üste yan yana getirerek
yap-boz’u tamamlayarak
artık adını dürüstçe  koyalım ;

“ bu gelen neo ortaçağdır….
bu gelen yeni bir ortaçağ karanlığıdır…
bu gidiş , gidiş değildir…”

ve ,
akıl
bilim
adalet
hukuk
cesaret
          işbirliği
          kararlılık…
tüm dünyada bağnazlığa ağır basmazsa

değil sizin kuşağınızı
çocuklarınızın torunlarınızın kuşağını bile
ortaçağ ateşinin yeniden taaa dibine atar…

istisnasız
bütün devletler milletler insanlar
o ateşin dibinde  cayır cayır yanarken

          kapkaranlık çağdan çıkması da
yüzyıllar 
        yüzyıllar 
        yüzyıllar alır…

bin kere yanılmayı dileyerek söyleyelim ki 
olan biteni iyi okumazsak  
gelen ateşin yalazını hissedemezsek
yaşanacaklardan  
          ülkemiz de payına düşeni 
          çok acı biçimde alır...

( murat örem / 10 ocak 2015 / ankara…)

 -resim / edvard munch / çığlık-boğuntu-skrik/1893-

9 Ocak 2015 Cuma

belki de yanlış bir leylayı araya araya 17 asır geçmiş aradan...



1998 yılının eylülü, ekimi, kasımı, aralıkı…
30 yaşın kapısından içeri girmişiz…

bir iki üç kişi derken,  dördüncünün eli kulağında…

her sabah 06 ljn 26 plakalı beyaz unonun direksiyonu başındayım…
kurs var , ders var, eğitim var…

üniversite yıllarında kantinde geçen öğrencilik hayatıma(!)  inat  , üç ay kocaman salonun en önündeyim 7 saat boyunca…

bir eşikten başka bir eşiğe atlamanın arefesindeyim/z…

ve kursa giderken , akşam eve dönerken yol boyunca hep döne döne şu şarkıyı dinliyorum beyaz unonun içinde…

ve en çok da nakaratını seviyorum…

Bir sabah çıksam kaybolsam
Dönmesem kalsam anılarda
Belki bir sevda türküsünde vurulurdum
Gel künyemi al dağlardan

Aşk nedir söyle, kayboldum
Belki bir düşte unutulmak
Her sabah bir dev masalında uyanınca
Hep çocuk kalmak kurtulmak

Kar yağıyor bu gece
Öyle beyaz ki şehir
Anlamak bir ömür sürer
Hayat niye kirlenir

Karlı bir gece sen buldun
Kaldırımlarda kalbimi
Al götür rüzgarlara savur, hadi durma
Ver benim eski yarimi

Ben kimim söyle kayboldum
Dönmedim kaldım anılarda
Her sabah bir çöl masalında uyanırdım
Belki de yanlış bir Leyla

17 yıl geçmiş aradan…

belki de
yanlış bir leylayı araya araya
17 asır geçmiş aradan….

( murat örem / 09 ocak 2014 / ankara…)
-fotoğraf / nuri bilge ceylan / istanbul’da kış…-



3 Ocak 2015 Cumartesi

hasılı kelam , gökten üç elma düşmüş…tahin acılaşmış…pekmez ekşimiş…bize de o günlerin hikayesini yazmak düşmüş…



Aziz Nesin anılarında defalarca yazmıştır , soğuk kış günlerinde  tahinle pekmezi karıştırırken duyduğu hazzın bambaşka olduğunu ve ortaya çıkan karışımı izlerken nerelere nerelere gidip gidip geldiğini…

Oğul Ali Nesin de çocukluk günlerinden kalan en unutulmaz anıların başında,  babasının tahinle pekmezi karıştırırkenki musmutlu(!)  halinin geldiğini söylemiştir defalarca…

Elli yaşıma üç beş adım kalmış şu halimle bile  çok özlediğim benim o iki güzel dedemden biri olan Bessat Aga/Behzat Dedem de ne severdi tahinli şeyleri ve tahinle pekmezi…

Acıpayam’daki uzun ve bitmek bilmeyen temmuz ağustoslu ramazan günlerindeki  iftar öncesinde  ne çok bekledik Behzat Dedemle birlikte fırından çıkacak tahinli pideleri…

Behzat Dedem de çok severdi tahin pekmezi…
Yapardı da bizlere…

Belki zaman zaman evin kızları kadınları tarafından baba ayak altında dolaşma(!) diye ihtar edilse bile, o tahta tabanı her seferinde kendince sesler çıkaran mutfak geçişindeki salonda ne çok tahin pekmez yaptık biz dedemle  23 Nisan 1979’da  66 yaşındayken ölüverene dek…

Bu tahin pekmez ikilisini sevmek biraz da genetiktir…
Dünyayı susarak anlama :)  üzerine doktora yapmış  nevi şahsına münhasır  fani olan Ethem Dayım da çok sever tahinle pekmezi…

Onun elinden yemişliğim de vardır …
Ki , Behzat Dedemin en büyük oğludur, en büyük dayım/ız/dır o da…

Anne tarafımdaki geniş ailenin, genellikle başına buyruk, serdengeçti , güzel olan her şeye her daim zaaflı, aklına eseni yapan, aykırı, entel(!)  ve huysuz adamı olarak  bilinen beni içlerine ne kadar kabul ederler, bu saatten sonra  ben içlerine ne kadar girmek isterim bilemem ama ortada gen diye bir şey olduğuna göre ben de benzemişim Behzat Dedeme, Ethem Dayıma en azından tahinle pekmez konusunda…

Ben de çok severim,  pek severim tahinle pekmezi…
Yemesini de severim de; en çok tahinle pekmezin  hazırlanırkenki  o dansını severim bir kasenin içindeki…

Ve mutfakla hiç aram olmasa da, tahinle pekmezin o gizemli karışımındaki dengeyi tutturmayı hem çok  severim hem çok önemserim.

Bilenler bilir ; önce o  kaseye dökülen tahinin üzerine eklenen pekmezin ayarını tutturmak ustalık ister , sonrasında da bir tatlı çatalıyla ritmik hareketlerle ikisini hemhal eylemek…


Kıvama ve lezzete göre küçük dokunuşlar yapmak gerekir sonrasında…
Ve en sonunda da maharet, bir masanın etrafında şitahla  tahin pekmez yemek için toplananların sayısını artırmaktadır…

Yukarıdaki fotoğraf mutfaktaki az sayıdaki ustalık günlerimdendir…
Yıllar öncesindendir…

Pekmez tahin karışımının üzerindeki tahinin şekline dikkat edin…

Eskiler ne demiş, kaşıkların tahtadan oyularak yapıldığı günlerde ;
“herkes kaşık yapar ama sapını ortasına denk getiremez…”


Bizim de ustalığımız bu olmuş işte…
pekmezin üzerine döktüğümüz tahinle anlatmışız meramımızı...
hem de hiçbir atraksiyon yapmadan, kendiliğinden !!!! 


Öyle bir çağda yaşıyoruz ki ;
Kimselerin tahinle pekmezin bir kasenin içindeki hemhal oluşuna bile bakacak niyeti kalmamış…

Aşklar evlatlar ömürler sevgiler nefretler birbirinin kopyası alışveriş merkezlerinin beyaz ve çiğ  ışıklarının altında kalmış…


Dedeler torunlarına tahin pekmez hazırlamaz olmuş…
İnsanlar ekranların arkasında önünde zombileşmiş…

Ben bireyim diye bir masal çıkmış, insanın, insanlığın  ruhunu iğfal etmiş…


Hasılı kelam ;
Gökten üç elma düşmüş…
Tahin acılaşmış…
Pekmez ekşimiş…
Bize de o günlerin hikayesini yazmak düşmüş…

(murat örem / ankara / 03 ocak 2015 )