*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

27 Ekim 2014 Pazartesi

"insan nedir ki; bir şeylere sevinir üzülür, geçer…"





hayat bu kadar  uzun değildir…
oysa , ölümden gayrı her şeyin çaresi olabilir... 

ve şairin dediği gibi 
 " Kitap hepimize yetebilir.
Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz..." 

ve  hayat , belki tam da ataol behramoğlu şiirindeki gibidir…


İsim nedir ki
Bulutlara yazılır geçer
Yüzüm nedir ki
Akar suya çizilir geçer
Ömür nedir ki
Kurulur bozulur gider
Sevda nedir ki
Dokunursun süzülür geçer
Şiir nedir ki
Sezilir geçer
İnsan nedir ki
Bir şeylere sevinir üzülür,  geçer…

*Ataol Behramoğlu



( murat örem /  27 ekim 2014 / ankara …) 
-fotoğraf / yetkin yağcı / bilge ceren acer kanalıyla-








17 Ekim 2014 Cuma

" yaşamın öyle çok büyük bir değeri yoktur, fakat elimizde ondan başka bir şey de yoktur..."


           Çocuktum…Gençtim…
         1980’lerin başıydı, ortasıydı…
        
Değil 30‘lara , 40’lara;  
20’li yaşlarıma bile
daha asırlar (!) vardı…
        
Öyle sanıyordum…!!!!

         Şimdi ;
İkisi de benim o yaşımdan daha büyük
Evlatlarım(ız)  var…

50’nin kapısındayım….
Kapısındayız…

Çocuktum…Gençtim…
         1980’lerin başıydı, ortasıydı…

Denize giderdik, kitap okurdum…
Tatile giderdik, kitap okurdum…
Okula giderdim, kitap okurdum…
Otobüse binerdim, kitap okurdum…
         Aşık olurdum , kitap okurdum...

Lisede yaşıtlarım ,
 türev integral diye diye yırtınırdı
Redoks, failatün,  derlerdi…
ben hala kitap okurdum…

Onlar,
fizik dersinde yerçekimini g noktasıyla tanımlardı…
Ben “yerçekimsiz karanfil” derdim…

Bütün bu gailesizliğime (!) rağmen matematik/fen öğrencisiydim ve üniversiteye giriş sınavının 1. basamağında okuldaki en yüksek neti  çıkarmıştım fakat lise ortalama puanım yerlerde süründüğü (!) için okul üçüncüsüydüm sınav başarı puanıma göre....


        Ha bugün ha yarın ;  yakın gözlüğüm nerede benim yahu  cümlesini günde elli kere edecek hale gelsem de,  kitap okumanın, iyi bir yazıyı yazmanın  hazzını hiçbir şeye değişmem hala…

İyi müzik dinlemenin hazzını da değişmem …

Arda’nın evde aşka geldiği zamanlarda çalıp söylediği şarkılar , tozlu arnavut kaldırımlı  yolların üzerinde ansızın parlayan yağmur taneleri gibi huzur verir gönlüme, ruhuma hala bugün de ….

Uzun zamandır Hüsnü Arkan dinliyorum gelen evrak giden evrak telaşları , incir çekirdeğini dolduran / doldurmayan meseleler arasında fırsat buldukça…

Ama ne besteler bunlar…

O Hüsnü Arkan ki , Ezginin Günlüğü’ne dahil olduğu zamanlarda da yeni bir pusula olmuştu güzelim gruba da biz dinleyenlere de….

Mesela şunu  söylüyor   Hüsnü Arkan ; 2013 yılında çıkardığı albümde sözü ve müziğe kendisine ait o muhteşem şarkısında….

-Ayrıca bakmayın siz bu muhteşem şarkıların o çok meşhur platformda yalnızca 10 bin 20 bin 30 bin kere dinlenmiş olmasına…

Bu ;
Hüsnü Arkan’ın ayıbı değil
bizim ayıbımız ,
sizin ayıbınız,
hepimizin ayıbı…-

( murat örem / 17 ekim 2014 / ankara… )

-başlıktaki cümle / sigmund freud- 

                                      *****
“bir eylül akşamındayız, kimse gülmüyor
bir siyah beyaz fotoğrafta pus gibiyiz
belki biraz önce birini kaybetmişiz
siz hiç eksilmediniz mi? biz çok eksildik

korkma yanımda kal, şarkılar gibi
madem yalnız değiliz bize bir şey olmaz
gitmek dediğin ne? her sabah bir gemi kalkıyor
bir yelken, bir dümen, bir de sen; deniz başlıyor

bu deniz neden kırmızı? kimse bilmiyor
kimse sormuyor, neden siyah? sus gibiyiz
belki biraz önce birini kaybetmişiz
bir hikâye bitmiş ansızın, ölüm başlamış.”
söz / müzik : hüsnü arkan



13 Ekim 2014 Pazartesi

dilerim bu cangılın ortasında “delirmeden” yokluk görmeden “türkülerin , meydanların” adını unutmadan hep güzel günler görün çocuklar…


birileri  size hiç  hocam”  dedi mi çipil gözlerini kısarak…
birileri  mesleğiniz  olmadığı halde “hocam”  dedi mi büyük bir saygıyla…

ben çok yaşadım bu duyguyu,
saçı sakalı ağarmış
yolun yarısını çoktan geçmiş
iki yetişkin çocuk sahibi  baba  olarak…

ters bir adam olsam da
bazen kelimeleri sürmene bıçağı gibi kullansam da
kah en keskin cümlelerle uyarsam da
 fatmaları,
miraçları,
mehmetleri ,
eyüpleri,
emreleri….

hepsi “hocam” dediler ağızlarını her açtıklarında  sevgiyle saygıyla…

hocalığı hakedip haketmediğimi
ömrümün sonuna kadar sorgulayacak olsam da
onlar iyi bildiler  ettiğim her kelimede  niyetimi…

ters bir adam olsam da
bazen kelimeleri sürmene bıçağı gibi kullansam da
iyi bildiler kıvranmalarımın esbabı mucibesini…

birileri  size hiç hocam dedi mi çipil gözlerini kısarak…

bilge bakışlarıyla bir kız çocuğu
uzun uzun yazdı mı hikayelerini size hocam diyerek….

dilerim
bu cangılın ortasında
 “delirmeden”
yokluk görmeden
“türkülerin , meydanların” adını unutmadan
 hep güzel günler görün çocuklar…

üzerinizde çöldeki kum zerreciği kadar hakkım varsa
şunu  da unutmayın ;
 ömrünüz oldukça ;
düştüğünüz,
kahpece düşürüldüğünüz yerlerden
yeniden yeniden kalktığınızda  
çirkini güzele yeğleyip
mala tamah edip
benden bu kadar deyip
insanlığınızı
asla kirletmeyin
çocuklar…

( murat örem / 13 ekim 2014 / ankara…)

-resim / karayolları kreşi çocuklarından murat örem'e hediye/ 2006-
-resim tema / denizlerin altında hayat- 




9 Ekim 2014 Perşembe

"sana defalarca söyledim...." demiş epiktetos...


bilenler bilir , epiktetos bir düşünür - köledir...

efendisi epaphrodites  bacağını cendereye sıkıştırdıkça  "dikkat et kıracaksın bacağımı" der sakince epiktetos...

ve cenderenin dişlileri sıkıştıkça bir tur daha,  an gelir "çat" diye kırılır bacağı epiktetos'un...

ve o bilge epiktetos sakince şunu der aşağılık efendisine ;
"sana defalarca söyledim ve bak gördün mü kırdın işte bacağımı..."

bazen görürsünüz çokkk önceden olacakları...

"çok sıkma kırılır" dersiniz
"çok abartma bunalır" dersiniz
"çok şedit olma yıkılır  " dersiniz....

kurduğunuz her cümle boşlukta kaybolup gider ne hikmetse...
sonra bir bakarsınız bir yerlerden " çattt" diye ürkütücü bir ses gelmiş...

bu ses
bazen bir kemikten gelir...
bazen bir yürekten...
bazen bir ruhtan...
ve bazen de kocaman kalabalıklardan...

tarihi coğrafyası büyük ülkelerden gelen ses en azap verici olandır...
peki ; üzerinde yaşadığımız yerden gelen o çok ürkütücü "çattt" sesini duyuyor musunuz ?

şimdi ne diyelim hep birlikte ...
hangi rabbülaleme yaslayıp başımızı,  hep birlikte ağlayalım...

( murat örem / 09 ekim 2014 / ankara...)