*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

24 Haziran 2014 Salı

ah benim ismail özkök eniştem....torosların vakur çocuğu güzel eniştem....şimdi sen öldün mü ?


haziran’ı  haziran ayını çocukluğumdan beri hep çok sevdim...
1968 yılını da ayrı severim...
muhtemelen ikisinin de hayatımdaki belirgin yeriyle ilgili bu duygu...

ben haziran çocuğuyum...
68 doğumluyum...

haziran nasıl en uzun  en güneşli ayıysa yılın...
68’ de en onurlu zamanlarıdır dünyanın....

kaybetseler de , kaybetsek de (!) galip sayılır o yolda mağlup...
bence bu budur ve değişmez...
ve 1968 , dünyanın en gerçek  tarihidir...

artık 50’li yaşlara gidiyorum ama hala unutmadım çocukluğumun  haziranlarının o güzelim güneşli akşamlarını...

unutmadım, annem müjgan hocanımın  yaptığı mozaik pastalarla öğle uykularından uyanmayı...

unutmadım, öğretmen maaşıyla alınan arkadaş kitapları serileriyle habire  okuduğum tatil günlerini...

unutmadım, yokuşlarda benim çocuk tembelliğimi örtbas etmek için babam taşkın hocamın emek emek çektiği, güzelim at kafalı kırmızı bisikletimle park yollarına gitmeyi...

vee hiç unutmadım,   selahi dedemin,  bedia babaannemin de olduğu haziranlı doğum günlerimde hediye edilmiş kitaplarla giysilerle oyuncaklarla huzurlu bir çocuk olmayı...

ben haziran çocuğuyum...
haziran’ı  haziran ayını  kendimi bildim bileli hep çok sevdim...
ama şu son  iki yıldır haziran  hep ölümlerle gelir oldu yanı başıma...

şairin dediği gibi “ haziran’da ölmek zor” oldu...
haziran ölümlerini  yaşamak çok çok ağır oldu....

önce geçen yıl tam bu günlerde ibrahim balkan gitti...
bu yıl da apansız bir orak darbesiyle ismail özkök eniştemi aldı haziran...

iki ismi de  hakikaten ayrı severdim...

birinci isim,  hayatımın  en güneşli ve en bulutlu,  en haziranlı ve en karakışlı sarı damarlı poyrazımın da atasıydı...o atayı, ben de büyüğüm  gördüm hiç yüksünmeden...çünkü bilge adamdı...akil adamdı...insan adamdı...kendi tabiriyle söylersem “massırın deliğinden mısır’ı gören” adamdı ibrahim balkan...aramızdaki onca yaş farkına rağmen ve etrafıyla kurduğu ilişkiler bir yana hep aynı sevgi saygı çizgisinde  yürüdük karşılıklı...

ikinci isim, aklım baliğ olduğu andan itibaren ailemde gördüğüm bir güzel insandı... eniştemdi...annem babam vardı ilk önce yanıbaşımda...ve sonrasında da ismail özkök eniştemle safiye nalan meral özkök teyzem...

acıpayam’ın dağlarında eniştem ismail özkök tuttu elimizden "keşif" gezilerimizde yürürken biz çocuklar...dağdaki kaynakları, tepenin ardındaki tarihi ramazan topunu eniştem gösterdi bizlere...su su su diye inlerken biz çocuklar;  o gösterdi bize akan derelerin içinden  temiz su bulup avuç avuç ellerimizle içmeyi...

30’lu yaşlarında gittiği 3 aylık askerlik günlerinden döndüğünde eniştem getirdi bana çocukluğumuzun bambaşka oyuncağı  matchbox markalı maket traktörümü ben daha küçücük bir çocukken...

bir bayram günü eniştemin ellerinden aldım minik boncuklar atan hediye oyuncağımı daha okul çağında bile değilken...birlikte geçirilmiş yılbaşı gecesinin kör karanlığında çocukluğumun bal uykusundan aniden uyanıp  annem babam neden beni bırakıp eve gitti ben de gidiyorum diyerek yataktan fırladığımda ve çoraplarımı bile ters giydiğimde hiç gönlümü kırmadan , hiç söylenmeden eniştem çekti kahrımı ve sakin sakin burası da senin evin değil mi oğlum diye sora sora yine eniştem  bıraktı evime...

ismail özkök eniştem,  öğretmenim de oldu benim...
güpgüzel insandı...güpgüzel enişteydi...

ortaokulda öğrencisi olduğumda öğretmenliğini de gördüm eniştemin tane tane akıl akıl insan insan sakin sakin cümlelerinde...bilim teknik dergisinin 1970’li yıllardaki sayılarından birinde yer alan “gümüşdere köyü ” öyküsünü okudu bizlere sınıfta...sanayi atıklarıyla kirlenen bir derenin bir köyün tarihini ve tabiatın doğurgan yüzünü nasıl sıfırlayabileceğini anlattı bize, çevre bilinci o yıllarda daha hiç kimselerde yokken...

fen bilgisi derslerinde öğrencisi olarak sözlülerine de kalktım eniştemin...bir seferinde 100 üzerinden 90 verdi bana tüm soruları sular seller gibi cevapladığımı düşündüğümde...aynı günün akşamında anne babamın yanındayken susurluk sokaklarında yeniden karşılaştığımızda kulağıma eğilip gönlümü almayı da bildi eniştem “10 puan alacağın var bende,  çünkü ben senin iki üç yıl öğretmenin olacağım ama hep enişten kalacağım...” diyerek...

susurluk’un uzun ve sobalı kış akşamlarında çoluk çocuk ya biz onlarda ya onlar bizdeyken eniştem getirdi nestlenin parmak çikolatalarını  bize...biz çocukların, çocukergenliğimizin en güzel en masum en aptal en buluğ zamanlarında  iki aile özkökler ve öremler olarak çıktığımız narlılı , ocaklarlı, erdekli  tatil günlerinde eniştem öğretti bize balık tutmayı, mangal ateşi tutuşturmayı, satranç oynamayı bin yılın sakinliğiyle...

kardeşim ayşın tatlısu / tanaşa’da bir karış suyun içinde daha üç beş yaşındayken boğulayazarken ve herkes efsunlaşmış gibi hiçbir şey yapamazken eniştem fırladı herkesten önce...babamın 1980’li yıllardaki bilinmez hastalık  zamanlarında “enişte yardım et” diye seslendi  annem herkesten önce ona...

daha evlenmemiş dayılarım da dahil iki aile haftalarca hep birlikte olduğumuz acıpayam’daki  kocaman bahçeli bol huzurlu baba ocağı / dede ocağı günlerinde anneannem hatice tanyerili dedem bessat(!) tanyerili  çocukluğumuzun o altın sarayında  hiçbir zaman sorun çıkaran olmadı eniştem...

sakin , kontrollü, fedakar , anlayışlı, işten asla kaçmayan ve her daim güven veren insanoğlu insan bir suretle herkesin yanında oldu...

üniversiteyi yeni kazandığım yaz günlerinde marks misali uzattığım kapkara sakallarıma baka baka  “iki üç ay daha bekleseydin de tescilli üniversiteli olunca uzatsaydın o zaman daha çok yakışırdı bu sakallar  sana... ne bu acelen...” dediğinde,  her şeye herkese tak diye cevap veren ben  asi murat örem ,  başım önümde dinleyeyazdım bu cümlesini eniştemin,  gık demeden...

tiril tiril keten gömlekleriyle , yakalı tişörtleriyle , şık şortlarıyla , beyaz ve önü kapalı terlikleriyle, her zaman ama her zaman özen gösterdiği sinekkaydı traşı ve arkaya taranmış saçlarıyla  belki de en güzel zamanlarını geçirdiği gömeç karaağaç candeniz  sitesinin tartışmasız en şık eniştesiydi o...eniştemdi..eniştemizdi...

boyumu geçen eşşek kadar çocuklarım olsa da , ben de el öptürecek yaşa çoktan gelsem de , bu adeti hiç sevmesem de , son yıllarda biraraya geldiğimizde hep aynı şeyi yaşadık eniştemle...o elini öptürmek istemedi ve hayatta çok az kişinin elini öpen ben murat örem,   ısrarla öptüm elini ismail özkök eniştemin...çünkü eli öpülecek adamdı o...

torosların çocuğuydu  benim eniştem...
belki de o yüzden; 
bu kadar vakurdu...
bu kadar dingindi...
bu kadar asildi...

yalnızca bir kez gördüm ağladığını eniştemin....1980’li yılların başında bel fıtığı tedavisi için bandırma devlet hastanesinde yatarken , çoluk çocuk ziyaretine gittiğimizde sakalları hafif  uzamış yüzüne damlalar şıp şıp akmıştı... koskocaman adamın  eniştemin ağlaması çok dokunmuştu bana...şimdi dönüp hesapladığımda o zamanlar koskocaman dediğim adam benim şimdiki yaşımdan neredeyse 10 yaş daha gençmiş meğer...

ve ben de şimdi 
koskocaman adam olarak
bu satırları yazarken
zırıl zırıl zarıl zarıl ağlıyorum...

hastanede evde morgun önünde camide mezarlıkta ...
kendini tutmayı başaran ben  katıla katıla ağlıyorum...

bu blogu takip edenler bilir; 
ölümün karşısına hayatı koyanlara daha yakın  durdum daima...

hatta, ölümlü olduğunu bilmenin insan denen canlı türüne verilmiş bir imtiyaz olduğunu söyleyen sokrates’e bile  canı gönülden hak verdim...

ama bu ani bu apansız bu şaşırtıcı ölüm  bana da çok ağır geldi...
gittiği yer nur olsun eniştemin...

emaneti önce çocuklarının , sonra bizimdir...


bir garip bir inanılmaz kazadan kurtulan herkese de acil şifalar olsun.... 

gittiği yer nur olsun eniştemin...
kalanlara da  hepimize de 
artık nasıl olacaksa,   
büyük sabırlar olsun...

çünkü  bu sabra çok ihtiyacımız var,
özkökler 
öremler 
tanyeriler  olarak ...
yakınları öğrencileri sevenleri olarak 
buna çok ihtiyacımız var...

( murat örem / 24 haziran  2014 / ankara..)

fotoğraf / candeniz sitesi / karaağaç / temmuz 2008 
-meral özkök, ismail özkök, murat örem, taşkın örem, müjgan örem- 


6 yorum:

  1. dostum keder de insana dair... Allah gani gani rahmet eylesin , size de sabır...

    YanıtlaSil
  2. kardeşim
    sen ki acıların en büyüğünü, baba acısını yaşamış bir gönlü güzel adamsın...
    eksik olma, sağol varol....

    murat örem...

    YanıtlaSil
  3. Beni de aglattin murat kardesim.hocamin yolu ışık olsun.Allah rahmet eylesin.biz öğrencileri olarak çok üzüldük.çocuklarina ve sizlere başsağligi diliyorum.

    YanıtlaSil
  4. Değerli Hocam ;

    " Ölümün bizi nerde beklediği belli değil; iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim..."
    demiş Montaigne....

    Bunu biliyoruz ama yine de zor geliyor çok zor geliyor...

    Ailelerimiz , sevdiklerimiz ve ülkemizle birlikte daha güzel günler umuduyla...
    Saygılarımla...

    murat örem...

    YanıtlaSil
  5. Ölüme dair ne denebilir ki? Varlığımız eksiliyor iyiler gittikçe!

    Hakan

    YanıtlaSil
  6. Ah Hakan....Ah Hakan....Ah Hakan....Selamlarımla....

    murat örem....

    YanıtlaSil