*türkçe'nin yaşadığı "107" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

26 Şubat 2014 Çarşamba

“Öldünüz mü ölmediniz mi, siz onu söyleyin!”

Aşağıda bir yazı var…
Zaten bu blogda yalnızca yazı var…

Aşağıda bir yazı var….
Zaten bu blogda yalnızca insan var…

Aşağıda bir yazı var…

Galiba  bu hayatta  biz insanevladıinsanlar  için
En çok ölüm var…

Herkesin her şeyi  kinayelerle ima ettiği bir çağda
Herkesin herkesten kuşkulandığı  şizofrenik zamanlarda ;
Ölüm hala var…

Kah kalp krizi olarak var
Kah beyin kanaması olarak var
Kah yengeç / kanser olarak var…
Kah trafik kazası olarak var…

Aşağıdaki hakiki yazı, 
kardeşim  Ayşın Örem Alptekinoğlu imzalı…

Ayşın bu cümleleri  , uzun yıllar boyunca aynı işyerinde çalışırken  gülen yüzüyle  her daim selamlaştığı  ve hemen hepimiz gibi ekmek parasının  peşinde koşan bir orta yaşlı adamın,  üç beş gün önce,   kucağındaki bisküvi kolisiyle  merdivenlere yığılışının haberini aldıktan sonra yazmış…

Ayşın bu yazıyı , ölümün kara  kuzgunu alıcı kuş gibi avını pençeledikten sonra yazmış…

Ayşın bu cümleleri özünden ve gözünden ağlayarak yazmış…

“Hayatın hepimize sunulmuş bir armağan olduğunu….” unutmadan, tekrar tekrar okuyun derim…

( murat örem / 26 şubat 2014 / ankara….)

                ***************
“Öldünüz mü ölmediniz mi, siz onu söyleyin!”

Siz öldünüz mü canım? 
Öyle sessiz sedasız, bana haber vermeden, çekip gittiniz mi yani?
Bir vakitler cümlelerinizi -bizzat siz kendiniz kurarken-“Severim, sevmem” diye bitirirken, “Severdi, sevmezdi” diye mi anlatıyorlar sizi.
Hiç utanmıyorlar!
Utanmaz onlar, boşuna beklemeyin!

İnsan yalnızca, sokağa tükürenler, sümkürenler, trafikte sinyal vermeden arabayı önünüze kıranlar adına utanmıyor işte. Kitap sayfası çevirir gibi yaşıyor herkes hayatı.
Benim gibi aynı kitabı dönüp dönüp, altını çize çize okuyan aptal insan çok değil! Size zahmet, yakın çevrenize söyleyiverin, paniğe kapılmasınlar.

Çok rica ederim, lafa tutmayın beni,  öldünüz mü ölmediniz mi,siz onu söyleyin.

“Ölüyüm” diyeceksiniz, o kadar.”
“Ö-lü-yüm!”
Bunu söylemek için dilbilgisi filan bilmek gerekmiyor. Topu-topu 5 harf bilmeniz yeterli. Yo, matematik biliyorum. “Ölüyüm” de, 6 harf var!”, farkındayım. “Ölüyüm” de 2 tane ü harfi var AMA! Bağırmadan konuşun benimle, sizi gayet iyi duyabiliyorum. Sesinizi yükseltmeyin! İnsanlığınıza hürmeten susuyorum. Bağırmayın dedim size. Ba-ğır-ma-yın!

Öldünüz mü ölmediniz mi, siz onu söyleyin!
Ölüler gömlek giyemez, biliyor musunuz! Limon sarısı gömleğiniz bugün de idare ederdi. Attınız mı kirliliğe yoksa? Karınız dırdırlanırsa “Ne çok kirletiyorsun, her her gün yeni gömlek!” diye, gözünün ta içine bakın.

Susar o merak etmeyin. 
Ölüler kimsenin gözünün içine bakamaz çünkü.
Çok yorulunca,- kalbi 250 filan atarken koşturmaktan- sadece çekenin anladığı-“of!”da diyemez Siz çektiniz, ben kulaklarımla duydum.  İnanmayan gitsin mezarlığa. Çıt çıkmadı gördünüz mü?

Sabrım tükeniyor ama artık, bir bakın da söyleyin!
Öldünüz mü?
Daha kaç defa daha sormam gerekecek size.

Kızmadım. Yemin ederim kızmadım size. Bağırmadım, sesim gür benim. Kardeşler içinde “döver gibi konuşan” ım ben. Annem öyle der.
Şimdi bu döver gibi konuşan ses ziyan mı olsun.

Bakın tekrar soruyorum güzelce hem de hiç sinirlenmeden;
“Öldünüz mü?”
  Duyamadım!
“Duyamadım!” dedim size,
“ Duyamadım!!!”

( Ayşın Alptekinoğlu / şubat 2014 / ankara…)

     - fotoğraf / umur örsan örem / 2013 -











24 Şubat 2014 Pazartesi

tarık buğra ; dönemeçte’nin , osmancık’ın , yağmur beklerken’in yazarı ...



         Tarık Buğra öleli 20 yıl olmuş...
        
Dönemeçte’nin , Osmancık’ın , Yağmur Beklerken’in yazarı öleli 20 yıl olmuş...
        
Bu roman isimlerinden sonra bile hala “Tarık Buğra kimdi...”  diyenler çıkarsa   “1980’lerin fenomen olmuş dizisi Küçük Ağa‘nın da yazarıydı Tarık Buğra”  dersek ,  büyük çoğunluk daha bir iyi hatırlar o çok emek verilmiş çalışmayı, romanı ve yazarını...
        
Yönetmenliğini Yücel Çakmaklı’nın yaptığı Küçük Ağa dizisinde , Fikret Hakan, Çetin Tekindor, Aydan Şener devleşmişti, müzikler Yalçın Tura’ya aitti  ve prodüksiyonun arkasında TRT imzası vardı...

Küçük Ağa’da , bütün umudunu, inancını kaybetmeye ramak kalarak  cepheden dönmüş ve işgal günlerinde ne yapacağını şaşırmış Çolak Salih’e bıçak gibi cümlelerle şunları söylüyordu Ali Emmi  kahvede ;

Utan len hafızın oğlu utan.
Koca Memalik-i Osmaniye senden beter oldu, bin beter oldu.
Kıçı kırık İtalyan askeri gelmiş ta Akşehir’e dayanmış da Hafız’ın oğlu kolundan budundan konuşur.
Haram olsun o gaza sana diyecem emme,  dilim varmaz utan, utan...”

Tarık Buğra Türk Edebiyatının ve düşünce hayatının en büyük romancılarındandır...Yaşadığı dönemde siyasi olarak karşı kamplarda durdukları isimlerin çoğunluğu ve bizim için de tartışılmaz biçimde hakiki bir edebiyatçıdır  Tarık Buğra...

Yaşadığı dönemde  romancı, hikayeci, oyun yazarı yönleriyle öne çıkmaktan daha çok,  günlük fıkralar yazdığı yayın organlarının siyasi yelpazesinin içine sıkıştırılsa da, bu durumu biraz da kendisi  yaratmış olsa da çok büyük bir kalemdir Tarık Buğra...

Farklı  nedenlerle bugün bile birkaç nesil Tarık Buğra’nın güngörmüş bir nehir gibi akan Türkçesinden mahrum kalmış , yazdıklarını okumamış olsa da Tarık Buğra’nın  çok usta bir kalem olduğu gerçeği değişmez...

Yazdıklarının tümünde,  yaşanan  değişimi insanı merkeze alarak işleyen Tarık Buğranın romanlarının da ana ekseni değişimin kendisi  ve değişim süreçleridir.

Yazının başında değindiğimiz Küçük Ağa romanı da Tarık Buğra’nın bir çok yazısı gibi resmi ideolojiyle ciddi anlamda ters düşen saptamalarla doludur. Tarık Buğra, devletin kontrolüne girmiş veya  ideolojilerin emrine verilmiş bir sanatın, sanat olamayacağını düşünür ve taaa 1980 ler ve 90’ların başında  şunları söyler:
        
Politikaya karşı bağımsızlığını koruyamayan edebiyatların, sanatların bulunduğu yerde kültür çürümeye mahkumdur.
Ve Türkiye’de kültür yok gibidir.
Türkiye bir kültür sömürgesi olmuştur.
Açın televizyonunuzu, bakın yayın hayatımıza…
Bu da büyük çapta politik kavgalar yüzünden olmuştur.
Değerlerimizi, politik anlayışların çerçevesi içinden bir türlü ön plana çıkartamamışızdır.
Yıpratmışızdır. 

Bir dönem ve maalesef belki de her dönem ; her şeyi ve herkesi siyah ya da beyaz olarak görüp bir kalıbın içine oturtma hastalığımızdan  Tarık Buğra da payına düşeni almıştır...Yaşadıklarını şu cümlelerle özetler  Tarık Buğra;

1958-59’da, sağ-sol meselesi başladığında komünist diyorlardı bana.
1960’tan sonra birdenbire faşist, ırkçı, şeriatçı, kafatasçı oluverdim.
Ne onunla, ne de onunla ilgim var.
Mümkün olduğu kadar dürüst olmaya çalışan, herhangi bir peşin hükme bağlanmamaya gayret eden ve sloganları kesinlikle küçümseyen bir yazarım

26 Şubat 1994’te , bundan 20 yıl önce, 76 yaşındayken ölen Tarık Buğra’yı bu kısa yazıyla hatırlamak ne kadar büyük onursa bizim için,  aynı oranda da sorumluluktur...

( murat örem / 24 şubat 2014 / ankara...)




19 Şubat 2014 Çarşamba

andy warhol ; " bir gün herkes dünyaca meşhur olacak ama yalnızca 15 dakikalığına..."



Bundan 27 yıl önce, 22 Şubat 1987’de,  içine girdiği mesleklerin hepsinde  kendinden fazla  fazla  söz ettiren  bir isim, Andy Warhol,   kuyruklu yıldız misali,  daha 50 yaşın bile kapısından içeri giremeden  öldü..

Oysa, Warhol’un isminden daha çok, yıllar  içinde tümüyle doğrulanan , yüzlerce kez atıf yapılan  şu cümlesi kazınmıştı bir çok zihne;

“ Bir gün herkes dünya çapında meşhur olacak
ama yalnızca 15  dakikalığına...”  

Evet sırf bu cümleyle bile bugünün medya dünyasını  kahin gibi ta onlarca yıl önceden  görebilen kişiydi,  27  yıl  önce ölen Andy Warhol....

Warhol, Amerikalı ressam , film yapımcısı ve yayıncıydı. Özellikle kapitalizmin  seri üretim nesnelerini öne çıkararak sanat yapanları tanımlayan Pop Art akımının da çok önemli ismiydi...

Resimlerini genellikle afiş tekniğiyle çoğaltan Andy Warhol, içinde yaşadığı çağa yönelik görünür ve görünmeyen tepkilerinden beslenen,  yaratıcı , aykırı bir isimdi....

Çektiği kısa filmlerle  Bağımsız Film Ödülü'nü de kazanan Andy Warhol  deneysel filmler de  çekti. Burada da sınırları ve kalıpları zorlayan Warholl 'Empire' filminde,  Amerika’daki meşhur Empire State Building'in karşısına koyduğu  kameranın 8 saatlik kaydını yapmayı yeğledi...

Sleep filminde de uyuyan birinin kaydedilmiş 6 saatlik görüntüsü vardı...Üniversitelerde konuşmalar da yapan Andy Warhol, bir dönem o kadar büyük ilgi görmüştü ki üniversiteler Warhol'a benzeyen tiyatrocuları ağırlıyordu, o diye....

Otuzlu yaşlarının başındayken  bir suikastten yaralı kurtulup aylar sonra ayağa kalkan Warhol , yaklaşık 20 yıl daha yaşadı.. Andy Warhol’u anlatırken , Velvet Underground müzik grubunu da eklemek gerekir satır başına....

Andy Warhol , tüketim kültürü ve popüler kültürle dalgasını geçerken kendisi de bu çarkın dişlisi olmaktan kaçamamış belki de bunu taammüden, hesaplayıp  kitaplayarak   bile isteye  yapmıştı...

Mealen söylersek,
“Amerikalılar 3 şeyi parayla almayı sever;  parayı, insanları, ve ülkeleri.
Avrupalılar alıp satıp, tekrar alıp satmayı yeğler.
Ayrıca  Amerikalıların aldıklarını  sattıkları pek  görülmez ama bir gün aldıklarını bir kenara atıverirler” cümlesi de Andy Warhol’a aittir...

Hayatı boyunca gördüğü her atık nesneyi bir şekilde biriktirip istifleyen Andy Warhol adından hala söz edilen bir isimdir bugün 1987’deki   ölümünün 27 . yıldönümünde de...

( murat örem / 19 şubat 2014 / ankara...) 


14 Şubat 2014 Cuma

14 şubat ; saçları gülüşleri boyalı kadınlar....bıyıkları sözleri boyalı adamlar....



bazı kadınların saçları boyalıydı ,
bazı  adamların da   sözleri …
        
bazı adamların bıyıkları boyalıydı ,
bazı kadınların da gülüşleri…

         hepsi 14 şubat’a hazırlanmıştı…
        
Ana yollar ara yollar  , otomobil kusuyordu…
Otomobiller karbon monoksit  kusuyordu…

Sokaklar insan kusuyordu…
         İnsanlar  cılk cılk sevgi kusuyordu…

         Tıkanan trafikte ; 
Adamlar kadınlar yollarda kaldı…
         Alelacele alınmış çiçekler ellerde kaldı…
         Söylenmiş sözler havada kaldı…

         Sakal traşı olan adamlar çok seviyor-muy-du…
         At hırsızı gibi gezenler pek sevmiyor-muy-du…

         Özel günlere özel anlam yükleyen
         Pekbiözelkadınlar
         Adam gibi adamlara ,  dudağını büze büze 
         Kelimelerle özel özel , güzel güzel vuruyordu….

         Bazı kadınların saçları boyalıydı ,
bazı  adamların da   sözleri …
        
Bazı adamların bıyıkları boyalıydı ,
bazı kadınların da gülüşleri…

         Hepsi 14 şubat’a hazırlanmıştı…

         Saint Valentine derler bir yiğit (!) vardı…
         Bıyıkları boyalı adamlarla
         Gülüşleri boyalı kadınları
         Sevdalı kişiler niyetine
         “takdis ediyordu….”

         Kapitalizmin çarkları
         Tıkır tıkır dönüyordu…
        
         Boyalı saçlı kadınlarla
         Boyalı bıyıklı adamlar
         Sevmek sevilmek için
         “Aziz Valentine’den icazet bekliyordu”
        
         İnsanlık alemi
         Bir 14 Şubat’ı daha
         Boyalı boyalı idrak ediyordu…

         Sonra da bu masala  aşk !!!  deniyordu...
        " kahir ekseriyetteki "    birileri de  yutuyordu.....

        ( murat örem / 14 şubat 2014 / ankara….)





        


        

                    
        

10 Şubat 2014 Pazartesi

'yırtılan ipek sesiyle' ; " değişmez ayrılık yazgısı / an gelince ayrılırsın..."




       Aşağıdaki muhteşem şarkıyı   

“çoksatançokdinlenipçokçokpazarlanan”
         
yerlerde göremezsiniz...

Televizyonların klip saatlerinde dönmez böyle  hakiki şarkılar...

“Yırtılan ipek sesiyle...”   bir inip bir çıkan Leyla Çolakoğlu imzalı muhteşem nefesler pek   -yoksa hiç mi ? -  duyulmaz televizyonlarda, radyolarda...

Hayatın en temel duyguları ve gerçekleri  kırk kapının arkasına saklanır 21. yüzyıl günlerinde...

Oysa insan hayat karşısında , ne kadar varsa o kadar da yoktur...
Yokluğu anlamanın yolu da var olana bakmaktan geçer...

Elimde yine birkaç kitap var iki gündür...

Tezer Özlü’nün de şu unutulmaz cümleleri var zihnimde...

“ Kanımca yazı yazmak coşku, hafif melankoli, taşkınlık  gibi psikolojik bir semptomdur. İnsan yazarlık hastalığını –az da yazsa- sürekli olarak içinde taşır..”
  
         Bir de bıçak gibi bir başka cümlesi var zihnimde Tezer Özlü’nün ;

         “Yaşamla ve ölümle hesaplaşmak için yazıyorum...”

         Hepimiz belki de öyle yapmaya çalışıyoruz...
        
Bu bitmeyecek hesaplaşmayı kimileri kıra döke yapıyor ömrü boyunca, kimileri de her şart ve ahvalde önce insanı  anlamaya çalışarak yapmanın yollarını arıyor...

     ergir.com‘a  girerseniz , Yalçın Ergir’in kaleminden insana dair çok şeyi bulabilirsiniz...

         Yalçın Ergir iflah olmaz bir iyimserdir...
         Ama içi boş bir iyimserlik değildir bu...
          
     Tek tek gerekçelendirilen , an an  emek verilen , ilmek ilmek dokunan bir iyimserliktir bu ,  içinde en sahih  realizmi / gerçekçiliği de barındıran biçimde....


Aşağıdaki muhteşem şarkıyı   

“çoksatançokdinlenipçokçokpazarlanan”
         
yerlerde göremezsiniz....

Şu sözleri / güfteyi defalarca okurken,  tavsiyemiz odur ki yırtılan ipek sesi de defalarca dinleyin....

Belki de  en çok   'hayatın yaşanan yüzü'  lazımdır hepimize...
Belki de insana ve hayata dair gerçeklerle yüzleşmek lazımdır hepimize...
Kimbilir ....
        


“ değişmez ayrılık yazgısı
an gelince ayrılırsın

hüngür hüngür ağlasan da
ayrılırsın -- ayrılırsın

bazen bir çift yaşlı gözden
hep öptüğün yaşlı elden

yıllarca kurulmuş düşten
an gelince ayrılırsın

okuldan, işten, semtinden
bildiğin o tek şehirden

gerekince memleketten
ayrılırsın -- ayrılırsın

yeni bir hayat kurarsın
o olmadan da yaşarsın

hep alışırım sanırsın
aldanırsın - aldanırsın


büyümeden gençliğinden
yürümeden gelecekten

gümbür gümbür yüreğinden
ayrılırsın -- ayrılırsın

bir kediden, bir çiçekten
cüzdanındaki resimden

an gelince ta kendinden
ayrılırsın -- ayrılırsın

değişmez ayrılık yazgısı
an gelince ayrılırsın

hüngür hüngür ağlasan da
ayrılırsın -- ayrılırsın...”        
-         yalçın ergir...-


( murat örem / 10 şubat 2014 / ankara...)  

         - meraklısı için not ; siyah beyaz  fotoğraf / güfte ve beste / yalçın ergir ....- 


7 Şubat 2014 Cuma

tatil ne demek ?....hatırlayanlar parmak kaldırsın...ömür ne demek ? ...çözebilenler parmak kaldırsın...


Tatil...
Beş harfli sihirli bir kelime...
Öğrenciyken de çalışırken de dört gözle beklenen...

Tatil ,  Farsça kökenli ...
Atalet kelimesinin de yakın akrabası !!!
Atalet, dilimizde işlevsizlik , hareketsizlik, tembellik anlamlarında da kullanılır...

İngilizler tatile , holiday demiş...
Onun kökenini de,  merak edenler araştırsın artık...
Öyle  armut piş ağzıma düş !!!  olmaz her zaman ...

Bu girizgahı ara tatilin son düzlüğünde yazdık çünkü ilköğretim ve lise çağındaki çocukları olanlar için yeniden okul zamanı. Laf aramızda anne baba olmanın keyifli ama bir o kadar da zor yanlarından biri de çocukların okul dönemiyle başlar. Hele, derslere olan ilgileri inişli çıkışlı ve  dönem dönem vurdumduymaz da oluyorsa çocukların, çocuklarımızın...

Oysa çocuklarımız da  eninde sonunda idrak ediyor ki ,  gelecekteki başarıları  kendilerinin olacak anne babalarının değil...Ruhsal bir sıkıntısı yoksa hiçbir anne baba öğrencilik yıllarında yaşadıklarını çocuklarının okul başarıları üzerinden temize çekmeye kalkmaz...Hiç kimse evladının başarısını kendi geleceği için kurgulamaz...Türkçemizdeki o güzel deyimle , hepimiz evlatlarımızın ‘merde namerde muhtaç olmadan yaşaması için’ başarılı olmasını isteriz...

- değerli okur ; evet ben de biliyorum evlat kelimesi veled’in çoğuludur...dolayısıyla evlatlar dememek gerekir...ama bir de şu vardır galat-ı meşhur galat-ı meşrudur... "galat i meşhur lugat i sahihten yeğdir’e şimdilik değinmemiş olalım....-

Hepimiz okul sıralarından geçtik...
İçimizde her daim birinci olanlar da vardı ama  eski bir deyimle beşten şaşma altıyı  aşma  tekerlemesini kendine rehber edinenlerimiz çoğunluktaydı...Laf aramızda güzel bir tarafı da vardır bu kanaatkarlığın..!!! Tecrübeyle sabittir...

Aslına bakarsak eğitim ve öğretim kavramları her gelen günle yeniden tanımlanmak zorunda. Bundan yalnızca 20  yıl , 10 yıl önceye kadar bile öğreten ve öğrenen arasındaki ilişki çok daha belirgin , keskin ve hiyerarşikken bu sınırların belirsizliği ve geçirgenliği tahmin edilemeyecek kadar artmış durumda bugün...

Eski dönemlerin öğreten ve öğrenenleri arasındaki kalın çizgi   inceldikçe  bilgiye dayalı  otoritenin kurulması da çok güçleşiyor...Anlamsızlaşıyor.

Bu gerçeği , okuldaki öğretmenler kadar bizler de  anne baba olarak evlerimizde yaşıyoruz ...

Eskiden, öğrenme dediğimiz gerçekliğin en büyük unsuru tecrübe etmek, deneyim kazanmaktı....Tecrübe de genel olarak yaşla kazanılan bir bilgi ve pratik olduğu için anne babalar bildiklerini  çok daha rahat anlatırken çocukları üzerinde kendiliğinden  otorite kurabiliyor  ve bu durum çocuğun anne babaya duyduğu saygıyı hatta çekinme duygusunu peşin peşin artırıyordu...

Oysa artık bunu başarmak  eskisi kadar kolay değil hatta mümkün değil...
Teknoloji hayatımızın her alanına girdikçe herhangi bir teknolojik aleti doğduğu günden itibaren gören ve kullanan çocuklarımızın karşısında bizler , öğreten insanlar değil , öğrenen insanlarız çünkü...

Bu değişimden dolayı eski günlerin otoritesini eski metodlarla kurmamız imkansız...Mesela, görüntüsü giden telefonunuzu, bilgisayarınızı kendiniz mi düzeltiyorsunuz , yüzlerce televizyon kanalını siz mi ayarlıyorsunuz   yoksa her fırsatta işin içinden çıkamayarak  evladım yetiş  diye yardım mı istiyorsunuz çocuklarınızdan  torunlarınızdan  etrafınızdaki genç insanlardan ?

Hal böyle olunca ortaya yeni ve hepimizin acemisi olduğu bir başka gerçeklik çıkıyor....Her gün öğrenen  ve  öğrenmeye ihtiyaç duyan  asıl grup  anne babalar, öğretmenler olurken öğreten ve bilgilerine ihtiyaç duyulanlar da çocuklarımız  , öğrencilerimiz oluyor...

Böyle bir dünyada da klasik anlamdaki öğreten öğrenen ilişkisi değişirken   hepimizi yeni adımlar, yeni imtihanlar ve yeni bilinmezler bekliyor...Şurası gerçek  ve hepimiz kabullenmek zorundayız ki , içinden geçtiğimiz çağ anne babalarımızın , öğretmenlerimizin bizi yetiştirdikleri çağ değil...

Artık bilginin dayandığı en büyük güç yaşlanmak ve tecrübe etmek değil...

Bu durumda çocuklarımızla  öğrencilerimizle aramızdaki duvarları kaldırmak da, yeni bir ilişki gerçeğine yürümek de  öncelikle bu gerçeği görmekten ve kabullenmekten geçiyor...

Evet biz büyüklerin hala öğretecek çok şeyi var küçüklere ama eskisinden farklı olarak onların da bize öğretecek şeyleri günden güne artıyor...

Şimdi başa dönüp soralım ; tatil ne demekti köken  olarak  ?
Hatırlayanlar parmak kaldırsın...

Şimdi  de  birkaç yazı önceye dönelim .
Ne diyordu Özdemir Asaf ;

“Çalışmada tembel
 yaşamada da tembelse
o kişi, tembeldir,
 değilse iş başkadır”

Çocuklarınızla , öğrencilerinizle kurduğunuz ilişki,  eskinin doğru metodları  yanında mutlaka başka pencerelere de açık olsun...

Şurada yazıp söylediklerimizi de hariçten gazel okumak olarak yorumlamayın...

Bu sözlerin arkasında da  45 yıldır  "taşkın hocanın ve müjgan hoca'nımın"  evladı olma  gerçeği ,  hakiki bir hayat talebeliği  ve bir de oğullarım Umur Örsan ve Arda Erhan Örem'e 20 koca yıldır   çok gönülden  yapılmış babalık günlerinin tecrübesi var...

Bir de tabi  Susurluk Lisesi”  var...
O lisenin öğretmenlerinin güzel emekleri var...
          Behçet abilerin, İsa abilerin.... bile çok  emekleri var...

Yukarıdaki paragrafta öğrencilik yerine neden talebelik yazdığımızı merak edenler çıkıp  da  daha yazıyı okurken talebe kelimesinin bilgiyi , öğrenmeyi talep eden anlamına geldiğini hatırlamışlarsa,  onlara da can-ı gönülden selam olsun...

( murat örem / 07 şubat 2014 / ankara...)   

-         fotoğraf / susurluk lisesi gezisi / 1980’ler..../  rahmetli ayhan abi... -
-    fotoğrafın üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz....-