*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

29 Ocak 2014 Çarşamba

özdemir asaf ; " ...sevmek noktalanmaz; o , noktadır..."


            “Uzağa değil usta  /  öteye / hep öteye gitti / yalnızlığı ondandır...” dizeleri   Özdemir Asaf’a aittir.

Çok  yıllar önce Eskişehir’de kurulan ve bugün artık  bir arada olmayan Grup Mayıs   1980’lerin amatör koşullarında kayıt altına almıştı bu şiiri,  güzelim bestesinde...

Benim bu çalışmadan ve kasetten - kaset vardı değil mi bir zamanlar-  haberdar olmam da  kardeşim Ayşın’ın Eskişehir’deki üniversite öğrenciliği günlerinin hediyesiydi...

Edip Akbayram’ın muhteşem söylediği bir başka şarkıdaki şu dizeler de  Özdemir Asaf’ındır...

Seni saklayacağım inan
Yazdıklarımda, çizdiklerimde,
Şarkılarımda, sözlerimde.
(...)
Bir seviyi anlamak
Bir yaşam harcamaktır,
Harcayacaksın...

Arada tam tamına  45 yıl gibi kısa (!) bir zaman farkı olsa da  bu satırların yazarı gibi  “11 haziran çocuğu”  dur  Özdemir Asaf  ve 11 Haziran 1923 doğumludur...

Bilenler bilir ki Özdemir Asaf’ın gerçek adı Halit Özdemir Arun'dur...
Soyadı olarak kullandığı Asaf, babası Mehmet Asaf'ın ikinci  ismidir...


Öğreniminin bir bölümünü Galatasaray lisesi'nde yapar  ve  Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olur Özdemir Asaf.... İstanbul Üniversitesi’nin çeşitli fakültelerinde okusa da yüksek öğrenimini yarıda bırakır.

Farklı alanlarda çalışan Özdemir Asaf’ın ilk yazısı 1939 yılında   çok gençken yayınlanır. 1951 yılında Sanat Basımevi'ni kurarak matbaacılık yaşamına giren Asaf kendi şiir kitaplarını da bastığı Yuvarlak Masa Yayınları'nı kurar....Asaf’ın bastığı kitaplar, baskı kalitesi ve sayfa düzeni olarak daha o zamanlardan bile çağının çok ilerisindedir....

Ansiklopediler ve bilgiyi kuru kuruya  veren kaynaklar Özdemir Asaf’ı  ; “ Kısa, özlü söyleyişlerin yer aldığı düşündürücü şiirleriyle tanındı. Karşıtlıkları, benzerlikleri, çağrışımları kullanarak okuru zaman zaman şaşırtan ürünler verdi, gülmece öğelerinden yararlandı ve soyutlaştırma denemeleri yaptı. Şiirlerinde sevgi, anılar, yalnızlık, ölüm başlıca temalar oldu” diye tanımlar…

Oysa Özdemir Asaf,  bu anlatılanların hepsi ve hiçbiridir...

”Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu
Birinciliği beyaza verdiler “         dizelerinin sahibi   Özdemir Asaf’tır...

Özdemir Asaf,   insanlık uygarlığını  çoktan aşmış ve sanki başka galaksiden gelmiş biri kadar zarif, bohem, naif ,   mesafeli ve  uyumludur... Ancak ömrü boyunca tanımaya ve anlamaya  çalıştığı canlı türü olan insanların incir çekirdeğini doldurmayan mevzularıyla dalgasını geçecek kadar  da hınzır, akıllı ve feylesoftur da ...

Bir şiirinde şunu sorar; 

“Soru bir, senin yüz fotoğrafın çekilecek
 sende çekilecek yüz var mı
soru iki , senin yüz fotoğrafın çekilecek
 yüzünde çekilecek yüz var mı ?” 

Türk Edebiyatı’nın çelebi ismi Haldun Taner, Özdemir Asaf’ı şöyle tanımlamıştır; Özdemir Asaf, şairden başka hiçbir şeye benzetilemezdi. Gençliğinden beri, bakışından, duruşundan, yürüyüşünden ve özellikle düşünüşünden bohem, özgür, şair kişiliği kolaylıkla okunurdu.

O’nun kadar nezaketini ve akıl ölçüsünü bir an bile yitirmeyen başka insan tanımadım. Nezaket, Özdemir’in takısı değil, özüydü...”

Haldun Taner’in ‘Nezaket, Özdemir’in takısı değil özüydü...” cümlesinden yola çıkarak sanki Özdemir Asaf’a uyarlanan ama hiç de yadırganmayan tatlı bir rivayeti paylaşalım hemen ;

İçkiyle arası iyi olan Özdemir Asaf , 1979 yılında , çakırkeyif olduğu bir gece eve balkondan girmeye kalkar. Karanlıkta ayağı takılıp düşer. Balkondaki eşyaları yere deviren Asaf, neredeyse şehrin her yerinde yankılanan büyük bir gürültü duyar aynı  anda.

Kendi kendine  "amma gürültü yaptık yahu" diye söylenerek eve girip yatar. Ertesi gün öğrenir ki , balkonda devirdiği eşyalardan çıkardığını  sandığı ses , o gece, tam eşyaları devirdiği anda   Haydarpaşa Limanı açıklarında çarpışan iki tankerden gelmiştir. Tankerlerden petrol yüklü olan  infilak etmiştir çünkü ....Bu kaza İstanbul’un tarihindeki yerini almıştır...

 Türkçe’ye,  özdeyiş / vecize olarak çevrilebilecek aforizmaları da çok vurucu ve keskindir Özdemir Asaf’ın. Özdemir Asaf’la anılan kısa ama anlamları çok derin cümlelerden bazıları  şunlardır;

"Zamanında taze yenmemiş  bir ekmeği, başkasına bayat yedirme denemesidir,  öğüt vermek... 

* Kuşun beyni küçüktür, kuş büyük müdür?

* Bu hayvan o kadar vahşi ki, üstesinden ancak  insan gelebilir.

* Kadınları sevmek bir kadına haksızlık etmektir,
bir kadını sevmekse, kadınlara..

 * Kendi bahçesinde dal olamayanın biri
girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor....” 

* senden yana olanların da
sana karşı olanların da bir değeri yok;
seni anlamadıkça"

Özdemir Asaf’ın bir başka özelliği de Ünlü Daralması kuralı  sanki hiç yokmuş gibi davranmasıdır...Bu yüzden , geleyorum , söyleyorum, bekleyorum , bileyorum, bakayorum der dizelerinde....

 Şiirlerinde  hep bir derinlik olan Özdemir Asaf  ikilem şiirinde şunu söyler;

“ sevgi ise sevişeceğiz seninle
kavga ise dövüşeceğiz seninle
ölümü de paylaştığımız yaşamda
ortaklaşa bölüşeceğiz seninle...”

Bir başka şiirinde

“gelirken ağlamıştın orası için
bil giderken de ağlayacaksın
burası için”

diyen şair, diğer bir dörtlüğünde de tam da kitabın ortasından konuşur;

okulda anladıkça başaracaksın
hayatta başardıkça anlayacaksın
 gelecek mutlu-mutsuz inanmasan da;
 gözlerin yaşardıkça anlayacaksın...

İlhan İrem’in, 1980’lerdeki senfonik rock üçlemesi olarak  tanımlanan Pencere-Köprü ve Ötesi   isimli unutulmaz albümlerindeki Özdemir Asaf şiirlerinin içerik ve yorumları da  bambaşkadır...

Dizeleri ve şiirlerinde  görülen ironi, anlam kaymaları, çelişki ve şaşırtmacalar Özdemir Asaf’ın kitap adlarında da yaşar; 
Dünya Kaçtı Gözüme ,
Yuvarlağın Köşeleri ,
Çiçekleri Yemeyin ,
Dün Yağmur Yağacak     misali...

Dün Yağmur Yağacak kitabındaki,  falcı başlıklı yazısında, falcının aklıyla düşünen sevdiğine eleştirel  bir  dille ve çok zekice  şunu söyler Özdemir Asaf;

“….Sana, sevgilin seni çok seviyor diyen falcı aksini söyleyip seni buna  da inandırabilirdi.

Sen, beni bırakıp başkalarıyla bana dair konuşmaya, başkalarından beni dinlemeye devam ettikten sonra…

Ve sen bana değil, onlara inandıktan sonra…

Benimle yaşayabileceğin zamanı falcılara verdikten sonra…

Ben neden korkmayayım. Çünkü onlar her şeyi söyleyebilir, hele kendilerine ait olmadıktan sonra…

O falcıya bir teşekkür borcun var sevgilim, iyi tarafına rastlamayıp fena zamanıyla da karşılaşabilirdin.”

Özdemir Asaf , beğendiğiniz şairler kimlerdir ? sorusuna “'Ben şiir beğenirim, şairlerle ayrıca bir ilişkim varsa, bu onların insanlıklarıyla ilgilidir.'' cevabını verir...

Özdemir Asaf’la ilgili anılara göre,  şairin bütün söylediklerine inanılır ama zamanla ilgili verdiği sözlere, “ben şu saatte gelirim cümlelerine  inanmak pek mümkün değildir.
Asaf’ın kızı Seda Arun’un paylaştığı hüzünlü ama Özdemir Asaf ironisini yansıtan başka bir anı da  şöyledir;

         ''1980 yılının aralık ayında babam hastalandı, doktor yaptığı ilk tetkiklerden sonra hastaneye yatmasını istedi ama bu hastalığın tedavisi mümkün değildi. Bunu doktor biliyor, babam bilmiyordu. Sağlığı, düzelemeyecek kadar kötüydü. Yaşayacağı  zaman çok kısaydı. Bir ay kaldığı hastanede herşeyin en iyisi, en iyi şekilde yapıldı. Sonuç hiç bir şeydi. Artık evine gidebileceğini söylediler.

O gün, o sağlıksız haliyle bile  “bizim duraktan, beni tanıyan bir taksiciyi çağırın, pisi pisine bir trafik kazasında ölmeyeyim.” dedi.

Bu şakasını, yıllarca önce şiir olarak yazmıştı zaten
“ölüm allahın emri / trafik olmasaydı.”
Babam , Bebek’teki evine sağ salim vardı  ama zamanı  kısaydı.

Özdemir Asaf 58  yılık yaşamı boyunca farklı dizeler yazıp farklı cümleler kurarken bir taraftan da günlük hayatın hayhuyu, koşturmacası içinde yer almıştır hepimiz gibi. 

Her şeyi süpürebilirsin / Sonbaharı asla” 

dizelerindeki derinliğin sahibi Özdemir Asaf’tır. 

“Sana bu güzellikler bizden kalsın
 bugünlerden bir şeyler bizden kalsın
 senden almak isterler, bizi söyle;
 geleni bize gönder, bizden alsın”
dizeleri Özdemir Asaf’ındır.

Lise yılları ve sonrasında, edebiyata, hayata  ve sevdalara yakın  hemen her öğrencinin ezberlediği
“ seviyorum eşit
seviyorsun demektir
doğrusu
tam orada başlar
yitirmek korkusu 

şiiri de Özdemir Asaf’ındır.

Bir şiirinde de şöyle der Özdemir Asaf ;

sen bana 
sen desen de,
demesen de olur
 ama ben sana sen diyeceğim
 düşün dur..”

 Başka bir şiirinde de halden anlamayan, paylaşmayı bilmeyenlere  seslenir Özdemir Asaf;

“ne an yaklaştımsa
ittiniz
ve ne zaman geldimse
gittiniz
siz hep büyük  ve önce idiniz
gerçekten öyle oldu
 önce siz bittiniz ”

Özdemir Asaf’ı farklı kılan yanlardan biri de söylediklerindeki tonlama ve ifadenin biçimidir.

Asaf’ın şiiri bağırarak, yüksek sesle, büyük harflerle okunacak bir şiir olmamıştır hiçbir zaman.

Biraz dudağın kenarına iliştirilmiş tatlı bir alay, biraz yadırgama, çokça da  olan biten her şeyin farkında olma hali ve akıl vardır Asaf’ın dizelerinde , yazılarında...

Bir dönem Türkiye’yi kırıp geçiren şiir matinelerinde, r harflerini söyleyemediği halde Attila İlhan’la birlikte dopdolu salonlara şiir okuyan diğer  isim  Özdemir Asaf olmuştur.

Rivayet odur ki, bir gün bindiği taksinin şoförünün ‘neğeye gidiyoğuz ağabey” sorusuyla, şoförün de kendisi gibi r harfini söyleyemediğini gören Özdemir Asaf, şoför kendisiyle alay edildiğini sanmasın diye,  r harfini söylerken zorlanacağı ve Siğkeci demek zorunda kalacağı  adres yerine Eminönü yanıtını vermiştir .

İstanbul’u bilmeyenler için söyleyelim , Sirkeci ve Eminönü’nün  arası uzak değildir. Gerçi iki yerin arası uzak olsa da , Haldun Taner Usta’nın dediği gibi, Özdemir Asaf bu jesti yapacak çelebilikte  bir adamdır ve şair tanımının tam karşılığıdır….

 ‘İndim yarin bahçesine / parsellenmişdiyerek, taa o günlerden yaşanmaya başlanan arazi talanını dört kelimeyle anlatan da aynı Özdemir Asaf’tır...

“Çalışmada tembel
 yaşamada da tembelse
o kişi, tembeldir,
 değilse iş başkadır”

diyen ve  “bizler savaş ölüleriyiz / bundan böyle karşı karşıya değiliz / bildiririz“ cümlelerini kuran Özdemir Asaf, 

“Vurdun
daha acısı geçmedi
ama geçecek
öyle ağır konuştun  ki ardından
o, gittikçe gerçek...”

der bir şiirinde de...

Ölümüne çok yakın,  Türkiye Yazarlar Sendikası kartını koyduğu zarfın üzerine de şu dizeleri yazar; 

"Günler geçiyor, sanki şakacıktan
Gidiyorlar mı geliyorlar mı
Belli değil
Düşekalka mırıldanmalarla
 Ölüyorlar mı yaşıyorlar mı
Belli değil!"
58 yıllık  dosdoğru yaşanmış bir hayata,  emek ve akıl verilmiş çalışmaları sığdıran çok farklı bir isimdir Özdemir Asaf...

11 Haziran 1923’te başlayan ömür parantezini 28 Ocak 1981’de kapatır...

Özdemir Asaf  hayatının hiçbir döneminde 
Uyduruk ve ağlak aşk şiirleri yazmamıştır...
Kötü metaforlar kullanmamıştır...
Kullanmayı bilmeyenlerin elinde saatli bombaya benzeyen internet üfürmeleri denizinde Özdemir Asaf cümleleri ve şiirleriyle karşılaşanların çok ama çok dikkat etmeleri gerekir....

Aradan geçen 33 yıldan sonra kim diyebilir ki Özdemir Asaf ölüdür diye...

Şu cümleleri kuran bir adam ölebilir mi ?

“ ben sevmekten hiç borçlu çıkmadım....”

Türkçe ölmeden Özdemir Asaf da ölmeyecektir ne güzel ki ....

-Evet kabul, ben ölüleri daha çok seviyorum...
Yaşarken çoktan ölenlerin sarı beniz yüzlerini gördükçe
Öldükten sonra yaşayanların ellerinden öpüyorum...-

( murat örem / 29 ocak 2013 / ankara...)

         - meraklısı için 1 yıl önceki özdemir asaf yazısı...- 

söz / özdemir asaf


26 Ocak 2014 Pazar

ahmet hamdi tanpınar ; " büyülenmiş bir ceylan gibi bakıyor zaman / sessizlik dökülüyor bir yerde, yaprak yaprak..."

                            “ Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya, sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim…”
     
demişti  şiirinin sonunda,  24 Ocak 1962’de bu  dünyadaki konukluğu sona eren Ahmet Hamdi Tanpınar...

Ölümünün ardından   yarım asırdan fazla  geçmiş….

Varlık , yokluk , hiçlik kavramlarından yola çıkarak Türk edebiyatına büyük bir miras bırakan Ahmet Hamdi Tanpınar için   zaman kavramı  her şeyin en başında gelmiştir...

Gerçi artık zaman,  anneanne, babaanne ziyaretlerimizdeki  huzurlu ve dingin saat  tik taklarından  çok daha  hızlı  çok daha sarsıcı çok daha yıkıcı  akıyor...

Bazılarına  göre, elden kayıp giden veya  daha çok kazanılması gereken para  demek,  zaman …

Özellikle çocuk ve gençlerimiz içinse  bir imtihan salonunda çözülmeyi bekleyen sorular  demek  zaman…

Herkes için aynı ya da farklı anlamlara gelse de ; zaman, bizden ve kaygılarımızdan azade biçimde durmadan akıyor…

Tanpınar için de zaman belki de boyutsuzluk mekansızlık demekti…

52  yıl önce,  1962  yılının  24 Ocak’ında  öldüğünde daha altmışlı yaşlarının başındaydı Ahmet Hamdi Tanpınar...

O Tanpınar ki  Türk Edebiyatına Huzur’u, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü ,  Beş  Şehir’i , Bursa ‘da Zaman şiirini,  Mahur Beste’yi armağan etmişti.

Kültürel derinlik ve anlayış olarak hocası Yahya Kemal Beyatlı’dan   beslenmiş  görünse de Tanpınar’ın şiirinde  Ahmet Haşim’in  etkisi  daha fazlaydı    bir çok araştırmacıya göre…

Tanpınar’ın üniversite yıllarındaki yüzlerce öğrencilerinden biri de yıllar sonrasının edebiyat profesörü Mehmet  Kaplan olmuştu…

Ahmet Hamdi Tanpınar,  sağlığında kıymetini bilen  nitelikli ve çok dar bir çevre dışında yok sayılmış, uzun süre görmezden gelinmiştir…

Tanpınar’ın  açtığı kulvardan da yürüyerek, bitmek tükenmek bilmeyen doğu batı tereddüdümüze dair  unutulmaz  romanlar yazacak    mühendis! Oğuz Atay’ın  oyun kavramıyla anılması gibi,  Tanpınar da  zaman kavramıyla anılacak her daim...

Türk edebiyatının tartışmasız en derinlikli isimlerinden olan ve her gelen günle değeri çok çok daha iyi anlaşılacak olan   üstad Ahmet Hamdi Tanpınar’ı ölümünün 52. Yıldönümünde yedigünyazılarında  anarak….

Her şey yerli yerinde; havuz başında servi
Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan,
Eşya aksetmiş gibi tılsımlı bir uykudan,
Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi.

Her şey yerli yerinde; masa, sürahi, bardak,
Serpilen aydınlıkta dalların arasından
Büyülenmiş bir ceylan gibi bakıyor zaman
Sessizlik dökülüyor bir yerde yaprak yaprak.

( murat örem / 26 ocak 2014 / ankara…) 




22 Ocak 2014 Çarşamba

susurluk sevdalıları , susurluk lisesi 77-78-79 ve tüm dönem mezunları ; sizler çok yaşayın e mi ....


         Dün bu saatlerde yedigunyazilari.blogspot.com’da tarifi zor biçimde limitleri zorlayan  şaşırtıcı bir hareketlilik oldu...

         Alışık olduğum ve belirli bir standarda ulaşan günlük üç haneli okur trafiği daha öğle saatlerinde bile fersah fersah aşılmıştı çünkü...

        Blogda aynı anda kaç okur olduğunu gösteren kırmızı etiket onlu yirmili sayıları gösteriyordu yanıp sönerek...

         Gün bittiğinde son 24 saatlik  okur sayısı binli haneye ramak kalmıştı...

         Bilenler bilir ;  bu blogda reklam fal büyü kadın bedeni çiğ polemikler ucuz tertipler iltimaslar hesaplaşmalar...kıl tüy   yok...
         Olmayacak da...
        
Bu blogda unuttuğumuz , unutturulmak istenen isimler değerler , değerlerimiz, yaşadıklarımız, yaşadıklarımızdan kalanlar  var...

Bu blogda umutlarımız var, ülkemize dair durduğumuz yer var...

Ekmeğini yiyip suyunu içtiğimiz, üzerinde yaşamaktan onur duyduğumuz memleketimiz var, anadolumuz var , Türkiyemiz var...

         Bu blogda edebiyat sanat düşünce var...
        
Bu blogda  “ilmin ve fennin dışında bir yol gösterici  yoktur başka yolları aramak gaflettir...” diyen bir güzel kurucu ATA liderin emek emek ayağa kaldırdığı cumhuriyetin kıymetini bilme yolunda çok bedeller ödese de,   sözünü esirgemeyen  yazarlarımız , düşünürlerimiz, edebiyatçılarımıza duyduğum vefa borcum  var...

         Bu blogda 45 yıllık ömrümde zihnimde  kalanlar önce güzellikleriyle  var...
         Hafızamın hatırla dedikleri , klavyemin yaz dedikleri var...
        
Bu blogda ömrümün en güzel, ömrümün en aşık, ömrümün en genç yıllarımı geçirdiğim (iz)  Susurluk  var...

Dolu dolu var , fazla fazla var....

Yazının başına dönersek ;
blogdaki dünkü şaşırtıcı ve çok mutlu edici hareketlilikte,  sayıları onlarla ifade edilen öğretmenlerimiz gibi  “Taşkın Hoca’nın da”   öğrencileri olan güzel insanların kurdukları sosyal medya grubunda aylar önce yazdığım  Taşkın Hoca yazımı paylaşmalarının  büyük etkisi olmuş...

Bu vesileyle haberdar olduğum

Susurluk Sevdalıları

ve

Susurluk Lisesi  77-78-79 mezunları  

oluşumlarına daha yakından baktığımda bir kez daha gördüm ki   Susurluk   herhangi bir ilçenin adı değil...

Hele o eski fotoğraflar...
Hele o insan yüzleri, insan hikayeleri...
Hele o hiç eskimeyen eskimeyecek öğretmenler , hocalar !!!

Öğretmenlerimiz , hocalarımız, insanlarımız, anılarımız....


         Ne der Edip Cansever ;
        
“ insan yaşadığı yere benzer
         o yerin suyuna toprağına benzer...”

      Bizler de yıllar içinde Susurluk'umuzdan çok uzaklara savrulsak da oralarda buralarda kalsak da   doğup yaşadığımız yere, Susurluk’umuza  benzemişiz işte...
        
Çok da iyi etmişiz...
Pek de iyi etmişiz...

Yoksa bu sevgi saygı bağı ,  başka nasıl açıklanabilir ?

Nazım Hikmet de bir şiirinde ;

“ hiçbir şey gideremez iç sıkıntımı
memleketimin şarkıları ve tütünü gibi...”

der...

Sizler çok yaşayın Susurluk’un güzel insanları...

Sizler çok yaşayın   Susurluk Sevdalıları...

Sizler çok yaşayın,  Türkiye’nin en güzel en naif en yoksul ama mutlu  yıllarında yokuşu tırmana tırmana   Susurluk Lisesi’nde öğrenci olmanın mutluluğunu soluyan ağabeylerim, ablalarım  , kardeşlerim yaşıtlarım...

Sizler çok yaşayın Susurluk İlkokullarının, Ortaokulunun,  Susurluk Lisesinin bugün saçları apaklaşsa da  gönlü güzel aklı güzel irfanı hep güzel kalmış öğretmenleri , öğrencileri,  sakinleri...

Evet , ölüm var...
Hepimiz için var...

Ama hayat da var...
Dağ gibi güzel yaşamak da var...
Ve güzel günler de var...

Bu güzellikleri  anıları fotoğrafları yaşayan yaşatan
ve paylaşan tüm Susurluklulara saygımla merhabamla...

Yazının sonunda bir notum da gönül dostum akıl dostum insan dostum
Serdar Topraktepe’ ye olsun ;

Bu dayanışma içinde , sevgi içinde Susurluk Tarih Müzesi’nin eli kulağında artık değil mi ?

“ Bir umudum da sende , anlıyor musun ?”


( murat örem /  22 ocak 2014 / ankara...) 
- fotoğraf / serdar topraktepe / kasaba kitabı kapağı / istasyon...-

         meraklısı için ilgili yazı ;
 http://yedigunyazilari.blogspot.com.tr/2013/09/taskn-hoca-sart-kipine-bagl-uzun-ve.html 

21 Ocak 2014 Salı

ziya osman saba ; bir televizyon markası değildi...




Kendisinin de şu  kavanoz dipli dünyada  misafir olduğunu hiç unutmayan  ve cihandaki  konukluğu yalnızca  47  yıl sürse de,  bitmeyen    insani inceliklerin  ustasıydı  Ziya Osman Saba....

Saba'nın 1957 yılının  ocak ayındaki ölümünün üzerinden   neredeyse bir insan ömrü kadar  daha süre geçmiş...

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’ni  Ziya Osman Saba  yazmıştı...
Ve ne güzel , ne insan insan yazmıştı...

Çok erken yaşta annesiz kalınca yatılı okul yılları başlamıştı onun için de...Annesiz büyümek ve yatılı okul yıllarının izleri  hem yazdıklarına hem de yaşadıklarına  sinerken içten içe,  daima  küçük  mutlulukların  özlemini anlatmıştı   Ziya Osman Saba...

Cahit Sıtkı Tarancı’yla ölümüne dek sürecek  yüksek dostlukları  benzer duygular içinde olmalarını daha da pekiştirmişti...

Bu yüzden Cahit Sıtkı deyince Ziya Osman , Ziya Osman Saba deyince Cahit Sıtkı Tarancı gelir hala çoğumuzun aklına...

Bir de Ahmet Muhip Dıranas’ı koyar bazıları trioyu / üçlüyü  tamamlamak için...
Kihakikaten yakışır...

Aslında,   şiirlerinin büyük bölümünde öne çıkardığı ölüm gerçeğini  biz modern çağın insanları gibi  korku unsuru yokolma korkusu olarak ele almamıştır Ziya Osman Saba....

Ölüm ;  hayat gibi , insanı tamamlayan, kişiliğini   pişiren yüce bir imtihandır Ziya Osman Saba için... 

Ziya Osman Saba’nın şiirlerinde toplum  söz konusu olduğunda da çocukluk dönemi, evlilik hayatı , insan ilişkileri , sıradan özlemler  ve hayat öne çıkar...

Tane tane , usul usul öne çıkar....

Şu insanın içine içine işleyen aşağıdaki mısralar Ziya Osman Saba’nındır;

Beni hatırladıkça,
Arasıra gönlümü al
Sokakta görünce, gülümse,
Yanıma yaklaş,
Az elin elimde kal...

Evine misafir geleyim,
Kahvemi sen pişir.
Taze doldurulmuş sürahiden
Bir bardak su ver
Yetişir...

Ziya Osman Saba’nın, ölüme , hayatın ölümlü olduğu gerçeğine dair  bir başka unutulmaz şiiri de  Jose Luis Perales’in bestesinden yıllar önce uyarlanarak Onno Tunç orkestrası eşliğinde Ömür Göksel tarafından muhteşem bir duyguyla okunmuş ve kadir kıymet bilenler için ölümsüzler arasına girmiştir...

Şunları demiştir  Ziya Osman Saba bu şiirinde ; 

Ha üç gün önce, ha beş gün sonra.
Geldiğin gibi gidişin...
Nereye gittiyse anan, baban,
Peşinden kardeşin.

Bir yaprak dökümüdür dört yandan.
Bir dostun, seninle ağlamış gülmüş,
Bir sabah gazeteyi açarsın ki: ölmüş!

Daha dün gibidir hepsi
Evlendiğin gün çekilmiş resim.
Mesutsun bak, çoluk çocuğunla.
Geçti kaç mevsim...

Gençtin, dinçtin...
hepsi bir zamanlar.
Nerende şimdi ağrın, sızın?
Yatakta mı, yavaş yavaş
Ya sokakta ansızın?

Birkaç bahar, bir o kadar kış.
Ömürdür; uzun, kısa.
Ne ise göreceğin; kısmet ne kadarsa.
Hangi yılsa o, hangi ayın hangi günü,
Saati çalınca, gelince sıran.

Nasıl yaşadıysa habersiz,
Nasıl öldüyse bunca insan...

         ( murat örem / 21 ocak 2014 / ankara...)