*türkçe'nin yaşadığı "107" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

29 Aralık 2014 Pazartesi

“ annelerin ninnilerinden spikerin okuduğu habere kadar…” daha az yalanlı günler… daha az yalanlı yıllar…. umuduyla...

hüsnü arkan’ın   
sözleri ve bestesi kendine ait olan
ve  “s, ş , ç…”    harfleri usul usul çatlasa da
insanın yüreğine yüreğine  konuşan
hafif tarazlı sesinden dinlemelisiniz  şu şarkıyı ;

“Bugün güneş doğmayacak, bugün sen çok öleceksin
Biraz düşlerine eğil, orda bir şey bulacaksın
Bugün unut mavileri, çiçeğe su verme unut
Biraz daha sen olursun, kalbindeki rengi büyüt

Her aşk kendini yaşar, çaldığın kapı kapanır sonunda
İçinde bir sen bulursun, büyümüş anlamış yorgun
Ah aman aman küçüğüm, bu yol sana gidiyor

Senin küçük baharında unuttuğun bir şeyler var
Gelir geçer sokaklardan, sokaklara girer çıkar
Mavi penceresinde gün, telaşlı rengârenk kuşlar
Kanatlarında bir alev, düşlerine konar kalkar.”

                                                           *****
bugün de dünya gene çok öldü…
kazalar, savaşlar, yangınlar trafik  derken
dünya gene çok öldü…
insanlık gene çok öldü…

ihtimal odur ki ;
her yeni gelen yılda ağız dolusu dileklerde bulunurken bizler ,
insanlık 2015’te de ölmeye devam edecek ,
sevinçle keder doğumla ölüm kardeştir gülüm….misali

bir de ne demiştir melih cevdet anday  onlarca yıl önceki şiirinde ;

“ Ben güzel günlerin şairiyim
Saadetten alıyorum ilhamımı
Kızlara çeyizlerinden bahsediyorum
Mahpuslara affı umumiden...
Çocuklara müjdeler veriyorum
Babası cephede kalan çocuklara...

Fakat güç oluyor bu işler
Güç oluyor yalan söylemek...”


 “ annelerin ninnilerinden 
spikerin okuduğu habere kadar…”

daha az yalanlı günler…
daha az yalanlı yıllar….
umuduyla...
 ( murat örem / 29 aralık 2014 / ankara…) 



26 Aralık 2014 Cuma

“ Bütün günahlarımın mesuliyeti aziz nesin’e aittir…Soru sormayı itiraz etmeyi bu kadar iyi öğretmesiydi ben de bu kadar huysuz bir adam olmazdım….”





         Bu blogda sayfaların en altına kadar okuyanlarınız görmüştür
         “….   aziz nesin’in 7 yaşından itibaren daimi okuru…”
cümlemi de …

Bir gün uzun bir yazı yazdığımda başlığı şu olacak ;
“ Bütün günahlarımın mesuliyeti aziz nesin’e aittir…Soru sormayı itiraz etmeyi bu kadar iyi öğretmesiydi ben de bu kadar huysuz bir adam olmazdım….” 

        aziz nesin bir yazısında kendini batmakta olan bir geminin su almasını engellemek için herkesle birlikte çabalamak zorunda kalan  baş kemancı olarak tanımlamış ve mealen şunları demişti ; “ geriye dönüp baktığımda yazdıklarımın çoğunun içimdekini yansıtmadığını biliyorum…çünkü ben aslında tıpkı bir baş kemancı gibi farklı yaşamak ve üretmek istemiştim ama içinde olduğum gemi öyle çalkantılıydı ki günlük dertlerden sıra gelmedi kemanı gönlümce çalmaya..”  

         oturup düşünün uzun uzun bu cümlelerin anlamını…
         sonra da aziz nesin imzalı şu güzelim şiiri okuyun bir cuma gününde…

          ARKADAŞIM BADEM AĞACI

“ Sen ağaçların aptalı
Ben insanların

Seni kandırır havalar
Beni sevdalar

Bir ılıman hava esmeye görsün
Düşünmeden gelecek karakış..
Açarsın çiçeklerini ..

Bense hayra yorarım gördüğüm düşü...
Bir güler yüz bir tatlı söz..
Açarım yüreğimi hemen

Yemişe durmadan çarpar seni karayel
Beni karasevda

Hem de bilerek kandırıldığımızı
Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza
Koo desinler bize şaşkın
Sonu gelmese de hiç bir aşkın
Açalım yine de çiçeklerimizi

Senden yanayım arkadaşım
Havanı bulunca aç çiçeklerini
Nasıl açıyorsam yüreğimi

Belki bu kez kış olmaz
Bakarsın sevdan düş olmaz
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama
Vur kendini sen de bu güzel havaya …”



( murat örem / 26 aralık 2014 / ankara…)


23 Aralık 2014 Salı

çingeneler zamanı / dom za vesanje / time of the gypsies....



         1990’ların başında izlemiştim bu filmi…
         Ankara’nın maltepe’sindeki “gölbaşı” sinemasında…
        
Hayatın üstüme üstüme geldiği zamanlardı…
Bir çok fobinin tavan yaptığı zamanlardı…
İki yalnız insanın birbirine sığınıp yaslandığı zamanlardı…
ve karanlıktan ,  kapalı mekanlardan  bunalmamayı öğrenecek  kadar yaşlanıp hayat arsızı olmadığım genç zamanlarımdı…

Genellemeden , kimseleri kırıp dökmeden söylemek isterim ki ;
Yaş almak , büyümek , yaşlanmak
biraz da hayat arsızı olmak galiba…

Artık hiçbir şey beni şaşırtmıyor  eskisi kadar…
Ne dakikada 120’nin üzerinde çarpan kalbim…
Ne uzaklardan gelen telefonun sesi…
Ne de dünyanın bu kadar puşt bir yer olması…

1990’ların başında izlemiştim bu filmi…
         Ankara’nın maltepe’sindeki “gölbaşı” sinemasında…
Yanımda Ahilez vardı…
Yanımda gençliğim vardı…
Yanımda inatçılığım vardı…
Yanımda “güzel günler göreceğiz çocuklar..” diyen ses vardı…

Allah var  ;  güzel günler gördüm…
Çok güzel günler gördüm…

Çıktığım her yolda hiç kimseye ama hiç kimseye müdana etmeden aklımın ve emeklerimin beni varabileceğim en yüksek yerlere taşıdığını gördüm…

Sıcak bir çorbayı içerken etrafımda dolanan çocuklarımın büyüdüğünü olgunlaştığını gördüm…

Daha büyüklerimin sağlık içinde yaş aldıklarını , yaşlandıklarını gördüm…

Bir evin içinde, bir hayatın içinde  yaşanan her şeyi gördüm…

Bugün,  gün biterken aklıma gelen şu aşağıdaki müzik ve o unutulmaz film  taa nerelere  götürdü beni…

Aradan geçen zamanı düşünürken ,
kendimi bildiğimden beri
kalabalıkların içinde kaybolmadığım
eğilip bükülmediğim
kendim olabildiğim
insan olmaya ve insan kalmaya çabaladığım….
için bir kez daha önemsedim kendimi…

İyi ki dedim kendi kendime…
İyi ki dedim…..
ve doldurdum iyi ki’lerin içini geçmişe ait onlarca yüzlerce hikayeyle…

gene doğsaydım 1960’larda…
gurur duyardım 68 hareketiyle…

gene baba olsaydım gene aynı duyarlıkla bakmalarına çabalardım çocuklarımın hayata…

gene evlat olsaydım aynı didişmeleri yaşardım sevgimi saygımı bir gram azaltmadan…

insanlığın uydurduğu zaman dilimlerinden olan bir yıl daha biterken şu şarkıyı iyi dinleyin…

ve ederlezi adındaki bu şarkının bizim de kültürümüzde olan hıdrellez olduğunu hiç unutmayın…

                       ( murat örem / 23 aralık 2014 / ankara…) 


19 Aralık 2014 Cuma

ernö nemeçek ; 42 derece ateşle yurdunu savunmasını, sonra evine gidip çok yoksul anne babasının yanındaki yatağında görevini yapmış insanların huzuruyla çopçocuk yaşta ölmesini hiç unutmadım… siz de unutmayın… insanı insan yapan değerleri unutmayın…



Futbol ve basketbol ,  şımarık kız çocukları misali bütün ilgiyi kendilerinde toplasa da , dünya spor tarihinde atletizmin  ve atletlerin yeri ayrıdır…

Atletler daha çok büyük organizasyonlarda anılıp bir sonrakine kadar unutulsa da , onlar,   insan denen canlının limitlerini ne büyük çabalarla artırdığını gösterirler yıldan yıla  saliselik sürelerde geliştirdikleri rekorlarla.

Orta mesafe atletizm yarışmalarında  da televizyondaki spiker  varış çizgisine bir tur kala ‘son düzlüğe girildi, son viraj alındı’ cümlelerini  kurar canhıraş biçimde...

O zaman biz de şunu diyelim ;
2014 için de son düzlüğe girildi…

Hiç kimse unutmasın ;
genç yaşlı,
iyi kötü,
erkek kadın,
yöneten yönetilen,
zengin fakir,
güzel çirkin,
akıllı aptal …misali, 

dünyadaki bütün canlılar  bir gün o  son düzlüğe girecek...

Belki de en önemli olan şey, o son düzlüğe girerken içinde bulunulan ruh halinin yansıması olacak…

Çocuklarına üç ev yerine üç ayrı dünyada yaşayabilecek donanımı bırakmış bir baba belki çok daha mutlu girecek o son düzlüğe…Evlatlarına ve onların tercihlerine saygı duyan bir annenin keşkeleri çok daha az olacak belki…Yine belki , daha yaşarken ağız dolusu hem eleştirip hem övdüğü anne babasına uzattığı eli çok daha içten verecek bir evlat,  geçmişin güzelliklerini ve doğrularını da zihninde de çoğalta çoğalta…

O zaman , şimdi , bu blogda , 2014’ün şu son düzlüğünde çok yıllar öncesinde kalmış Haydar Ergülen imzalı enfes yazıdan bölümleri paylaşma zamanı …

İçinde harflerin ve kelimelerin olduğu her alanda yıllardır bir işçi arı misali emek emek üretmeye devam eden edebiyatçı, şair, iletişim bilimci, sosyolog  Haydar Ergülen,   ‘Bu Kalp Seni….’ başlıklı yazısında bir ismin üzerinden kurguladığı yazısında,  aslında Türkiyemizdeki  yıllar içindeki değişimi de anlatıyor ilmek ilmek…

Okuyalım bakalım…
Biraz kısaltarak paylaşalım bakalım…
Okuyun bakalım…

“ 1990'dı sanırım, ruhumuzun ve gönlümüzün hemen aşina olacağı bir 'eski ses' daha şehirde duyulmaya başlandı. Eski ses biraz pürüzlüdür, elektronik makyajdan geçmemiş, olduğu gibi kalbimize gönderilmiş bir sestir. Güzel kusurlarıyla, boşluğun kıymetini bilen kekemeliği ve mektuptan çok pul olma hevesiyle, kendinden geçmiş bir sestir. Sümeyra’nın sesi, Ruhi Su’nun , Ahmet Kaya’nın, Tanju Okan’ın sesi öyleydi. (..)

Sesin sahibini tanımıyorduk ama yabancımız olmadığını da biliyorduk.

O ses 'Bu kalp seni unutur mu?' diyordu eski bir armağan olarak ve bizim yerimize de 'sen'lere sesleniyordu. Fikret Kızılok'un vokalisti Sibel Sezal'ın sesiymiş. Bir başka şarkı daha vardı kasette, 'Şimdi beni kurtar gönül' diye acısını bildiren. Şikâyet demeye dilim varmıyor, çünkü 'şikâyet makamı'nda olsa da o kederli ses ne şikâyete gönül indirirdi ne de gönlünü ortaya dökerdi.

Sibel Sezal'ın ne kendisine rastladım sonra ne de sesine.

Bu dünyanın gamını, derdini iyice ağırlaştırmamak için belki de, o koyu sesini bir defalığına kullandı sanki ve sonra, hadi kötü edebiyat yapalım, defterlerde kurutulmuş çiçekler, yapraklar gibi usulca kapattı sesini. 

Bazı sesler de öyledir, zamanın dağdağasına, telaşına karışmadan, sandıktan çıkarlar, söylenir, birkaç kişinin gönül kapılarını aralar, sonra da bu çağın 'yeni'liğini sezip yeniden sandığa girerler. 'Bu kalp seni unutur mu?' şarkısını galiba bir kez de bu kalbin elbette unutmayacağı Fikret Kızılok'la birlikte söyledi Sibel Sezal. (..)

Bir daha asla genç olamasak da, bir Ahmet Güntan şiirinin "Sonra susuldu/Ne hayat kelimesi kullanıldı/ ne de di'li geçmiş/ Son ağacın son yaprağıyla hikâye bitti" dediği gibi olsa da, bir kez daha 'Bu kalp seni unutur mu?' demek isterim. Bu kalp seni, bu kalp o kuytu sessizliğini, bu kalp o koyu sesin kederini unutur mu?

Unutmasın diyerek, bir zamanlar bizim de yerimize bir ses olduğunu, o sesin güzel yorgunluğunu özleyerek...”

Haydar ERGÜLEN…/ ocak 1996 / Radikal…
                                                    *****

Sevgili yedigunyazilari.blogspot okurları ,
“pal sokağı çocukları”  kitabındaki
bir başka  isimdi değil mi ernö nemeçek…

ben de onu hiç unutmadım…
42 derece ateşle yurdunu savunmasını, sonra evine gidip çok yoksul anne babasının yanındaki  yatağında görevini yapmış insanların huzuruyla  son düzlüğe girerek çopçocuk yaşta ölmesini hiç unutmadım…

siz de unutmayın…

insanı insan yapan değerleri unutmayın…

cehaletinizin,  aklınızı galebe çalmasını engellemeyi unutmayın…

( murat örem / 19 aralık 2014 / ankara…)
      -          fotoğraf / umur örsan örem / pal sokağı / Macaristan / 2013 -