*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

29 Nisan 2013 Pazartesi

" Bir daha göremezsin ağladığımı / Geri dönsen de artık; / Ayrıldığımız yerde değilim..."


Liefte...

Dashuri...

Cinta...

Armartus...

Mahal...

Ljubav... 

Karlek ...



Bu kelimeleri okuyanlar  o ironik fıkradaki adam gibi  du bakali nolcek?  diyordur  muhtemelen...



O zaman devam edelim;

Liefde...

Liebe...

L'amour...

Amor....

ve Eşk.... diyerek...



Şimdi biraz netleşti mi...?



Evet, aşktan söz ediyoruz...

Yazının başındaki  kelimeler de  farklı dillerdeki aşkın tanımı...



Bilenler vardır ; bir teze göre aşk kelimesi  Türkçeye Arapçadaki ışk’tan,   aşeka’dan gelmiştir ve sarmaşık anlamını da taşır...



Aslında sarmaşık deyince biraz durup düşünmek  gerekir...

Sarmaşık bir bitki topluluğunun adıdır ama  felsefi olarak olumsuz anlamlar da içerir...



Sarmaşık denen bitki kendi başına ayakta durmak yerine daha çok bir ağaca , duvara  başka bir bitkiye yaslanarak tıpkı  adı gibi bir yere sarılarak büyür...



Hem de yaslandığı bitkilerden çok daha hızlı büyür sarmaşık...

Kuşatır olduğu yeri...

Büyüdükçe ihtiyaçları da artar...

Hem de ışık hızıyla...



Adeta , “Yaşamak için senin suyuna , toprağına  göz dikeceğim  diyen bir tarafı da olan sarmaşık yaslandığı bitkinin ihtiyacı olan şeyleri de   emer  hatta sarıldığı duvarın sıvasını da çatlatır, ağacın kökünü de boğar...



Biraz bedavacı, kolaycı , bencil , asalak , tufeyli hatta hatta arsızdır sarmaşık...



Öyledir...hakikaten öyledir...



İnsanlar arasındaki sevgiyi sarmaşıkla tanımlayanlar herhalde bu gerçekleri de  düşünmüşler ki aşkla sarmaşığı bu yönüyle de  bir tutmuşlar...



İşin oluruna daha güzel bakıp şunu da demek mümkün elbette ; 



Nasıl sarmaşık dalları birbirine dolanıp yaslanır ve öyle büyürse  birbirine aşk duyan sevgi duyan , saygı duyan insanlar da böyle geçirirler ömürlerini....



Ya da böyle geçirmeyi ümit ederler...



Tercih,  her zaman aşkın, paylaşmanın, yaslanmanın  sonsuza dek sürmesi yönünde olur ama hayat bazen hatta çoğu zaman izin  vermez buna....



Aşk geldiği gibi ışık hızıyla ya da ihtiyar bir insanın tıkıtık adımları misali  gün gün uzaklaşıp gider...



Aslında tıpkı bir sarmaşığın  bulunduğu yeri ele geçirme arsızlığı içinde olması gibi  aşkın da talepkar bir yanı vardır....



Geceler gündüzler ömürler hep onun ,  hep onun olsun ister...



Ama gün gelir  ters teper nazlar niyazlar...



Aşk belki de yalnızca sevgi değildir...

Tensel haz da değildir...



Aşk belki de paylaşılan, paylaşılması umulan  şeylerin toplamıdır...



Paylaşılanlar paylaşılması umulan şeyler azaldıkça bilin ki aşk da azalacaktır...



Aşkın bittiği günler geldiğinde insan  da bitmez ama yorulur...



Kah çok yorulur...

Kah az yorulur...

Ama yorulur...



Ataol Behramoğlu bir   şiirinde şunu demiştir yıllar önce ;



 Hayatın hızıyla yaşadık o aşkı

Her şey bir anda başladı

Yaşandı

Ve bitti...

Yan yana gidip de bir süre

Ayrı yönlerde uzaklaşan

İki tren gibi....



Mücap Ofluoğlu da çok ama çok az bilinen güzelim şiirinde şunu demiştir yaşarken...



Bir daha göremezsin ağladığımı

Geri dönsen de artık;

Ayrıldığımız yerde değilim...

Hayatlar bile biterken ; 
Dostluklar arkadaşlıklar nişanlılıklar evlilikler sevgili olmalar , sevgili olamamalar bitebilir...

Geriye neyin kaldığı önemlidir...
Geride nelerin yaşandığı önemlidir...

Bir yolu yürürken ileride yaşanması muhtemel güzelliklere "set çekecek" günahları işlemediğiniz sürece,  aşk vardır, dostluk vardır , arkadaşlık vardır...

Hem de iyi ki vardır ve olmalıdır....



( murat örem / 2012 -2013 / ankara..
başlık / şiir / mücap ofluoğlu...)
















27 Nisan 2013 Cumartesi

sardunya ; “ bahar mezarına gömsünler sizi / yapraklar gibi buluştunuzdu / kokular gibi seviştinizdi / bahar mezarına gömsünler sizi "



takvim ilerliyor…
saat işliyor…
hayat akıyor…

dışarıda hayat var…
dışarıda bahar var…

kaç gündür aklımda başlığı da belli bir yazı var…
“aşk her zaman çok satar…”

ama bahar bu,
sırayı takvimi saati hayatı…
akıldaki yazının başlığını bile takmıyor…

ağaçların dallarından
kuşların gagalarına
kurbağaların  göllerdeki  “guburak”  korolarına
bir asker botu  içindeki  sardunyaların
güpgüzelliğine kadar
hayatı galebe çalıyor…

ama hayat bu
baharı da yaşatmayabiliyor…

ama hayat bu
bir küçük kelimeden
uzamış kısalmış cümlelerden
çoğala çoğala….
hiç umulmadık anlarda
baharı da yazı da kışa çevirebiliyor…

ama insan bu,
sevmedim derken  “çok sevdim, seviyorum
çok sevdim derken   artık gözüme görünme”  de
demek istemiş olabiliyor…

biliyorsun da ,
bilemiyorsun ki…

elimizde kağıtlar kalemler
elimizde kalemler kağıtlar
önümüzde klavyeler, ekranlar…
baharı hayatı insanı
anlayalım  derken
ömürler geçip gidiyor…

Ne demiş şairlerin güzeli cemal süreya  ;

bahar mezarına gömsünler sizi
yapraklar gibi buluştunuzdu
kokular gibi seviştinizdi
bahar mezarına gömsünler sizi

yaz mezarına gömsünler sizi
ilk kezmiş gibi buluştunuzdu
son kezmiş gibi seviştinizdi
yaz mezarına gömsünler sizi

güz mezarına gömsünler sizi
salkımlar gibi buluştunuzdu
ağular gibi seviştinizdi
güz mezarına gömsünler sizi

kış mezarına gömsünler sizi
sokaklar gibi buluştunuzdu
çarşılar gibi seviştinizdi
kış mezarına gömsünler sizi….”

bir de  “gündoğarken” diye  bir grup vardı
80’lerin naivliğinde çalıp söyleyen…
ferhan Şensoy da iyi bilir onları…
ortaoyuncuların seyircileri de….

belki hala vardır da o grup ben dinlemiyorumdur…
belki hala vardır da o grup, o eski  ruhu yoktur…
bilemiyorum….dur…

grubun amcası ,
yeğenlerini sanki ani bir kararla öksüz bırakıp
buzdolabı reklam meklamı seslendirmeyi,
“ellerimde çiçekler”   demeyi  seçmişti…

bir başka üyesi acıların en büyüğünü
evlat acısını yaşamıştı da….
hiçbir yere sığamamıştı…..

anlayana
hem bahar gibiydi ;
hem kış gibiydi;
hem yaz gibiydi;
hem hazan gibiydi;
şu şarkılarının sözleri ….

Kimseyi sevmeden yaşayamazsın
Yalnızken hayata katlanamazsın
Dalında kuruyan bir çiçek gibi
Koklanıp sevilmeden yok olamazsın


Vazgeç hayallerin öylece kalsın
Tek başına değil benimle varsın
Hatıralar sarar hep günlerini
Uzundur geceler kurtulamazsın


Tek başına yaşamak kolay mı sanıyorsun
Aldanıyorsun
Sen duvara bakarsın duvarlar sana bakar
Görüyor musun
Aynalara sorarsın aynalar sana sorar
Duyuyor musun


Ayrılmak çok kolay
Ayrılık zor gelir

Düşünmek istemezsin
Hatıran dillenir
Yalnızlığın seni kahreder gün gelir


Tek başına yaşamak kolay mı sanıyorsun
Aldanıyorsun
Sen duvara bakarsın duvarlar sana bakar
Görüyor musun

Aynalara sorarsın aynalar sana sorar
Duyuyor musun


( murat örem / 27 nisan 2013 / ankara….
başlık / dört mevsim / şiir / cemal süreya...)
-- meraklısı için , 2014 yazısı ve hikayenin devamı....--




22 Nisan 2013 Pazartesi

Kemal Tahir ; " aslanın ölüsüne karşı söylenenler, dirisine karşı söylenemeyenlerdir...." cümlesini kurabilen insan...



 “Bizim millet, dış görünüşündeki aldatıcılığa rağmen, hürriyetsizlikten iğrenir. Çünkü tarihinde, batıdakine benzer kölelik dönemi yaşamamıştır. Geçmişte ne köle olmuştur, ne de köle çalıştırmıştır. Bunun için her çeşit hürriyetsizliği insanlık onuruna hakaret sayar.  



Bu cümleler  tam 40 yıl önce  21  Nisan 1973 tarihinde   dünyadaki konukluğu 63 yaşında sona eren edebiyatçı ve düşünür  Kemal Tahir’e ait...



Kemal Tahir’in bu tespitinin üzerinden onlarca yıl  geçmiş olmasına rağmen,  sırf alıntılanan  cümlesine bakarak bile ,  farklı bir sosyologla da karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliriz...



Zaten bu yüzden yaşadığı dönemde ve  sonrasında da  Kemal Tahir’in tezleri  büyük ses getirmiştir...



Kemal Tahir sıra dışı ustasıdır  Türk edebiyatı ve düşünce hayatının....



Kemal Tahir Anadolu’nun tarihi, insanı  ve kültürü üzerine çok fazla  zihin yormuş,  alışılanın fazlasıyla dışında aykırı şeyler söylemiş,  yazılanların  bir kısmı zamanla elenirken bir kısmı da kendi içinde tutarlı tezler olarak bugünlere kalmıştır...



Kemal Tahir’e göre, bu toprakların  siyasi, hukuki, sosyal  meseleleri batı dünyasına bakarak, oradaki kurumları alarak  çözülemez....



Çözülemediği gibi daha da büyük meselelere yol açar zamanla.

Çünkü anadolu gerçeği  ve anadolu insanı batıdan apayrı olmuştur her zaman....



Kemal Tahir bu fikirlerine dayanarak daha o zamanlardan  Türk modernleşme hareketinin batıya dönen yüzünün bir süre sonra büyük sorunlar yaratacağını söylemiş, romanlarında da buna vurgu yapmıştır..



12 yıllık hapisler , zindanlar şunlar bunlar da farklı tezlerinin hediyesi(!)  olmuştur maalesef Kemal Tahir’e...



Özellikle Devlet Ana isimli romanında bu toprakların tarihinin batı dünyasıyla farklılığını Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş sürecinin öncesi  ve insanı üzerinden  anlatır Kemal Tahir uzun uzun...



Yine Yorgun Savaşçı romanında da Milli Mücadelenin özellikle batı anadolu halkı tarafından başlangıçta sahiplenilmediğini yazar  aynı Kemal Tahir bütün tepkileri göze alarak...



Kemal Tahir ,  kartondan olmayan  roman kişileriyle  dönüp dönüp şunu anlatır ; Dünya medeniyeti doğu ve batı olarak ayrılıyorsa ,  Türkiye de insanı, tarihi ve refleksleriyle  doğulu bir toplumdur...

Kökleri batıda değildir...

Bu gerçek  yok sayılır, kurumlar batıdan alınırsa bu çabalar  çözüm olamayacağı  gibi yeni ve büyük  meseleler de kaçınılmaz olacaktır  zamanla....



Bu tezleri daha da güçlü dile getirdikçe,  Kemal Tahir’i kendine yakın bulan gruplar da, ideolojiler de soldan sağa değişmiştir yıllar içinde...



Yönetmen Halit Refiğ Kemal Tahir’le ilgili şunu der bir röportajında ;



Sol olarak algılanan geçmişinden ötürü o tarihe kadar Kemal Tahir’e uzak duran, hatta düşmanca davranan gelenekçi, milliyetçi çevreler ona ilgi duymaya, hatta sahiplenmeye başladılar. Eski gruptakiler de Kemal Tahir’i son söyledikleriyle acımasızca eleştirirken  dün yere göğe koyamadıklarını unutmuşlardı...



Devlet zaten hep mesafelidir Kemal Tahir’e de,  yeni şeyler söyleyen bir çok isme yaptığı gibi...



Bugün,  umuyoruz ki  meselelerini  tarihini, insanı ve kültürünü daha serinkanlı tahlil etmeyi öğrenmiş bir toplum olsun içinde yaşadığımız...



Çünkü  yazarlar düşünürler koşulsuz şartsız destek olduğumuz veya nefret ettiğimiz takımlara, gruplara , ideolojilere ait olmamalıdır...



Bizden sizden diye ayrımlar  komiktir, yanlıştır, ilkelliktir...



Yazarlar, düşünürler bir ülkenin hakkıyla fikir işçileri, yaşadıkları dönemde çoğunlukla boyalı ve lanetlenmiş kuşlarıdır  ama onlar hakkındaki son sözü de tarih söyler,  türküler gibi...



Sel gider kum kalır çünkü zaman değirmeninde...



Ayrıca bütün ideolojilerden bağımsız olarak Kemal Tahir’i okumak yepyeni bir edebi dünyanın muhteşem kapısından içeri girmektir....



Kemal Tahir’i ölümünün 40.  yılında bir kez daha saygıyla anmak da bize yalnızca onur verir...



( murat örem / 22 nisan 2013 / ankara...) 


21 Nisan 2013 Pazar

" kork abrul'un 5'inden , öküzü ayırır eşinden....ve ben ödüyorum...."




            Ne demiş Anadolu insanı binlerce yılın tecrübesi ve güngörmüşlüğüyle ; 


“ Kork abrulun 5’inden,  öküzü ayırır eşinden…”



Okuma yazma ve muhakeme tembelleri için açıklamasını da yapalım kısaca ;


Abrul kelimesi avrul , avril olarak da kullanılır bazı yörelerde...


İngilizce’deki April’in metamorfoza uğramış halidir Abrul, Avrul hatta Avril…


Eh, İngilizce’deki April de Nisan ayını tanımlar…


Söze geri dönersek ; Abrulun beşi olarak tabir edilen takvim Nisan ayının 5’idir…

Yani Nisan ayının 5’ine kadar zemheri / kış soğukları yaşanabilir demektir “ Kork abrulun beşinden,  öküzü ayırır eşinden…”  cümlesi…


Fakatttt ; içinizden bazıları Nisan ayının 5’i mi kaldı , ayın sonuna geliyoruz, bu sözün zamanı geçti  diyor  elbette bilgiç bilgiç hatta ukala ukala…


Eh, o zaman biz de yapalım taze bir ukalalık ; burada kastedilen Nisan’ın 5’i eski takvimle tabir edilen zaman dilimidir…


Ve eski takvimi bugüne uyarlarsak 13 gün daha eklememiz gerekir….(!)


Nisan’ın 5’ine 13 gün daha eklersek 18’ini buluruz…


Okul yıllarından hatırlayanlar çıkacaktır  31 Mart Ayaklanmasını ders konusu olarak..


İşte o 31 Mart ayaklanması da aslında 31 Mart’ta değil Nisan ayının 13’ünde olmuştur…


Bu gerçeği ve ayrımı ders anlatan hocaların bile hala büyük çoğunluğu bilmez…

Sonra oturup herkes konuşur bik bik diye eğitim sistemi hakkında…


İşte eğitim sistemimizin en büyük trajedisi hala neden sonuç arasında bağ kurmaması hatta bu bağı kurduracak merak duygusunu yaratmamasıdır…


Eskilerin hesabına göre ; Abrul’un 5’i geçeli daha 3 gün olduğuna göre hala soğuk günleri beklemek gerekir…



Ama şu da var ki artık önümüz bahar…

Hakiki bahar….



Avrul’un 5’ini aratmayan bir soğuk Pazar gününde Ankara Devlet Tiyatrosunun yolunu tutarsanız siz de “Ben Ödüyorum” oyununu izlemek için  ayakları daha yere basan bir oyun izlemek sizin de hakkınızdır elbette…


Hakkını yemeyelim ; Ankara Devlet Tiyatrosu da , diğer bölgelerin tiyatroları da bu sezon içinde de yine çok emek verilmiş çalışmalarla da çıktılar biz seyircilerin karşısına…


Bu sezon da 40’ın üzerinde oyun izlemiş biri olarak izin verin de üç beş kelam etme hakkımız olsun oyunlar, oyuncular ve Devlet Tiyatroları hakkında…


Ben bu oyunu da izlerken oyuncuların ustalığına hem sevgiyle hem de biraz da onlar adına acıma duygusuyla baktım…Bence böylesi iyi oyuncular çok daha iyi yazılmış ve bizden oyunlarla çıkmalı seyirci karşısına….


Ben Ödüyorum , meramını  çok dolambaçlı anlata(maya)n bir oyun…


Hayatın içinden olmayan bir oyun…


İzlerken , insana dair sorular sordurmayan bir oyun…


Yine söylemeliyim ki , oyuncular bu tekste rağmen  olabileceğinin en iyisi …



Ama neden Devlet tiyatrolarında bir Sabahattin Kudret Aksal oyunu yok…


Neden bir Memed Baydur oyunu yok…


Neden Ülker Köksal , Adalet Ağaoğlu oyunu yok….


Neden Mikadonun Çöpleri diye muhteşem bir Melih Cevdet Anday oyunu yok…



Şu hayatta hepimiz bir şeylerin bedelini ödüyoruz…


Kimimiz üç kuruşluk yemek hesabını öderken bile titretirken elini ve binbir muhasebe yaparken,  kimimiz de kocaman bir ömrün hesabını ödüyoruz ben gene ödüyorum diye diye….


Kimimiz için bir faturanın bedelini ödemek hala statünün veya terbiyenin simgesi…


Kimimiz için ayrılıkların habercisi , umulmadık gerginlik anlarında kredi kartlarına giden el…



Oysa para hepimize lazım…

Az olana da çok olana da lazım…


Sorun kimin neye  hükmettiğinde ;


siz mi paranıza hükmediyorsunuz paranız mı size…


Ben Ödüyorum isimli oyunda bu tür derin sorular da cevaplar da yok…


Oysa, başının üzerinde bu kadar alaca kuş , alıcı kuş dolaşırken devlet tiyatroları insana dair soruları ve cevapları çok daha net veren oyunlarla çıkmalı seyircinin karşısına hayata teğet geçen metinlerle tekstlerle değil…


Nazım Hikmet’ti değil mi  “ tavşan korktuğu için kaçmaz / kaçtığı için korkar “ diyerek evrensel gerçeğe vurgu yapan…


Bizden hatırlatması ?


( murat örem / 21 nisan 2013 / ankara….)