*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

27 Mart 2013 Çarşamba

hayatın kısa adı ; çınar ağaçlarının gölgesinden selvi ağaçlarının altına....


Birine,  memur kılıklı veya memur zihniyetli diyorsanız hafiften daha ağıra giden bir üslupla onun giyim kuşamından tutun da  dünyaya baktığı yere kadar bir çok şeyini eleştiriyorsunuz demektir...


Memur şehri tanımı da Ankara’nın üzerine yapışıp kalmıştır yıllar içinde...Memur şehri ikilemesinde de sıradan  hayatlara yönelik  eleştiri vardır daha çok...


Memur kelimesinin içinde yer aldığı tanımlar genellikle garantici, düşünmeden ve sorgulamadan sadece kurallarla  hareket eden, ufku dar, hayatını rutinin etrafında şekillendirenler  için kullanılır...

Memur kelimesi  Arapça “emr” kökünden gelir ve memur da  “emir almış olan kimse”yi tanımlar...Biraz ironik biçimde cümleyi devam ettirirsek,  memur tanımındaki kişiler bir süre sonra  emir almadan hiç bir şey yapamama haline gelen kişiler olduğu için bu tür tanımlamalar da   küçümsenen, dudak bükülen ifadelerle kullanılır.


Bu durum  tuhaf  komik ve çelişkilidir çünkü memur kavramına böyle olumsuz anlamlar yükleyen aynı toplum,  öte yandan da  memur olmak için büyük bir çaba harcar. “Devlet kapısı,  devlet kapısında çalışmak, devlet garantisi, devlet babanın evladı olmak ” gibi ifadeler de yine bu toplumun tanımlarıdır.


Aynı toplum memurluk kapısından içeri girmiş olanları  dudak bükerek etiketlemeye, küçümsemeye  çalışırken kendisi ve evlatları için de  memur olmanın hayallerini  kurar... Çünkü garantici olmak, büyük iniş çıkışlar yaşanmayacak hayat standartına bağlı yaşamak bir yanıyla çok da hoşa gider bizim gibi ‘icat çıkarmayı sevmeyen toplumlarda...”


Hoşa gider çünkü sabit bir maaşın her ay banka hesabına yatması, hafta sonlarının dinlenmeye  kalması, işten atılma korkusu olmadan izin kullanılması, sağlık güvencesi hatta hatta  ev kiralar veya  kredi alırken makbul  müşteri olunması  güzeldir sıradan insanlar için.


Madalyonun diğer yüzüne gelince...


Memur olmak bir süre sonra isteseniz de istemeseniz de hep aynı  havuzun  içinde yüzmeye çalışmak gibidir. Evet havuzda boğulma ihtimaliniz denizde yüzmeye göre çok azdır ama havuzun da boyutları sınırlıdır ve bellidir. Denizdeki gibi ustalığınız arttıkça daha açıklara gidemezsiniz bir havuzun içinde,  ne kadar büyük olursa olsun...


Ömrünüz bir havuzun eni boyu arasında gider gelir...


Mesainin bitmesi için akşamın beşi altısını dört gözle beklerken aslında geçen zamanın ömürden gittiğini düşünmek istemez memurlar....


Akşam yemeği saatiniz, arkadaşlarla ya da akrabalarla görüşme günleriniz,  uyku vaktiniz bile üç aşağı beş yukarı bellidir memur olunca. Herhangi bir gece  uykusuz kalmayı göze alarak işe gitmeniz bir an önce eve gidip uyumayı düşünerek geçireceğiniz uzunn bir gün anlamına gelebilir.


Memurluğun bir başka görünür görünmez tehlikesi de iş yerinizdeki duragan hatta kuşatılmış hayatınızdır...


Kimlere nasıl selam vereceğiniz bellidir yıllar içinde...

Araya dargınlıklar girdiğinde kimlere sitem edeceğiniz de bellidir...


Belli olan bir başka şey de;  vakti zamanında aranızın çok iyi olduğu bir dostunuzla  yaşayacağınız gerginlik sonrasında olacaklardır...Düne kadar dostunuz olan kişi bir anda geçmişinize de dönük biçimde büyük suçlamalar yöneltebilir size çünkü dün ne yapıp yapmadığınıza en yakından şahit olanlardandır o da...


Arkadaşlıkların , dostlukların böyle de bir kaderi vardır çünkü...


Aynı yüzler, aynı koridorlar, aynı işler, aynı ilişkiler yumağının içine girdiğiniz andan itibaren ‘otomatik pilotta giden’  bir uçaksınızdır artık...Zihniniz de bir süre sonra sever bu durumu...


Çünkü insan sever en az emekle en çok sonuç almayı....

Doğasında vardır bu durum insanın....


İyi memur,  risk almaması gerektiğini bilir ...!

İyi memur ‘kamu’ kelimesinin kendisine yarattığı zırhı da bilir...

İyi bir memur için kamu devlet demektir...

Devlet de bizim kültürümüzde  baba demektir...


Bugün etrafınızdaki on kişiye -üniversitelerin kamu yönetimi öğrencileri mezunları da dahil- ‘kamu kelimesi ne demektir’  diye sorarsanız en az sekizi kocaman harflerle ağzını doldura doldura kamu “DEVLET” demektir der size....


Oysa Kamu , kelime anlamı olarak halk demektir...

Bu yüzden bir çok memur vatandaşına halkına değil de devlete hizmet ettiğini düşünür...

Oysa devlet soyut bir örgütlenmedir ve hizmeti asıl bekleyen millettir....


Memurlukta planlarınız da hiç bitmez. Öyle ki,    plan yapmak, proje yapmak  işin kendisini yapmanın önüne geçer memurlukta, bürokraside çoğunlukla....


Tatil planı, dışarıda yemek yeme planı, komşulara oturmaya gitme planı, çocuğu kursa götürme planı,  dershaneden alma planı ama en çok da harcama planı evde sırasını beklemektedir memurlukta.


         Tabii hayatın içinde memur olmanın dışında  vatandaş olarak bulunma ihtimali de vardır. Sayıları eskiye göre azalsa da iş yapmamak için direnenler, evrakınızı bir türlü tam bulamayanlar, bir anda senli benli olanlar, dairedeki arkadaşlarıyla yaptığı sohbeti  böldüğünüzü düşündüğü  için size öfkeyle bakan memurlar da çıkabilir karşınıza.


Tüm bunların yanında nezaketi ve iş bilirliğiyle of demeden çalışanların sevgiyle boynuna atılmak istedikleriniz de çok olur. Bu gruptakiler daima  az laf çok iş dedikleri için  kaytarmacı gruptakiler boş teneke misali yine de daha çok ses çıkarır ama...


Yaptığı işte sürekli yakınanlar  genellikle yorgunu yokuşa süren bahanecilerdir. Böyleleriyle karşılaşan vatandaşın genellikle uyguladığı metod,  işinin bir an önce bitivermesi için karşısındaki memurun anlamsız yakınmalarını özenle dinleyip onaylıyor görünmektir...


Vatandaş olarak bunları yapmazsanız görevlinin  önündeki  bilgisayar sisteminin   gün boyunca (!)  çökme riski de belirebilir  çünkü...


Ahmet Hamdi Tanpınar , -ki Türk edebiyatı ve düşünce dünyasının yaşarken yok saydığı büyük bir ustasıdır-  Saatleri Ayarlama Enstitüsü isimli muhteşem romanında söylenecek her şeyi söylemiştir....Oğuz Atay da romanlarının bir çok yerinde devlet dairesine memurlara bürokratlara işi düşenlere hitaben çok ironik bir dille  ‘asla umut etmeyeceksin’ der tekrar tekrar....


Aslında beklemek, sabretmek önemlidir...

Doğarken de, büyürken de, yaşarken de beklersiniz...


Öğle tatilini beklersiniz, iş çıkışını beklersiniz...

Taksitlerinizin bitmesini beklersiniz...

Belgenizin imzadan çıkmasını beklersiniz.

Diplomayı beklersiniz.

Aybaşını beklersiniz...

Çocuğunuzun sağlıkla doğmasını beklersiniz....

Erkek evladınızın askerden gelişini beklersiniz...

Mürüvvetini görmek için beklersiniz.

Torunlarınızı kucağa almak için beklersiniz...


Beklemek bitmez.


Ancak tüm bunları yaparken -memur olun olmayın- yani deyimlerdeki anlamıyla bir memur gibi dümdüz yaşarken siz ;

sevgiler gelir geçer,

erikler dallardan düşer,

güneş ışığının şavkı söner,

hayat ellerinizden kayıp gider....


sonra günün birinde ;

o geniş yapraklı güzelim çınar ağaçlarının altında yaşarken

serin selvi ağaçlarının altına düşer yolunuz...


Paydos zamanıdır...


Memurlar amirler, sitemler, “ evet efendimler, tensip buyurdunuzlar bitmiştir...

Taksitler bitmiştir....

O tatlı yürek gümbürtüleri bitmiştir...

Buseler bitmiştir...

Bir elmayı ısırmak iki yanağından bitmiştir....


Ömür bitmiştir çünkü...


Geniş salonlu evlerinizde başkaları oturacaktır...

Güneş dirileri ısıtmaya devam ederken sizi ısıtmayacaktır artık...


Geriye -varsa-  yaşananlar kalmıştır...


O serin selvi ağaçları ki , sizden önce gidip de yıllardır  altında yatanları hatırlatır hepimize hepinize....

O serin selvi ağaçları ki altında yatanların “ keşkelerini”  fısıldarlar her rüzgar estiğinde....

O keşkeler ki, kimbilir  hangi pişmanlıkları saklar içinde...


Selvi ağaçları da güzeldir elbette ama çınar ağacı hayatın simgesidir...

         Hayat da önce umuttur, inandığın yolda yürümenin adıdır...

O yüzden demiştir eskiler “umut kalacağına emek kalsın “ diye...


Tuttuysanız bir ağacın dalından ,

bir insanın elinden

bir umudun  yakasından ; 

o şunu dedi bu bunu diyecek kaygısıyla bırakmayın...


Bir elin aynı anda iki eli tutamayacağını da unutmayın....



( murat örem / 2013...)

        

        

26 Mart 2013 Salı

bir 27 mart yazısı ; bilenler bilmeyenlere hatırlatsın , huysuz bir doru attır sahne...

 Yirmisine bile gelmemiş gepgenç biri olarak, 80’li yılların ikinci yarısıdır İstanbul’la tanışmam...

Vee yine 80’lerin ikinci yarısıdır, tarihi kapılı İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinin koridorlarıyla, anfileriyle, Beyazıt Meydanıyla, Sahaflarla, Çınaraltısıyla, Hüseyin Avni Dede’siyle göz göze gelmelerim.

Yine aynı zamanlara denk düşer Gencay Gürünlü Şehir Tiyatrolarının her yılın Mayıs ayıyla birlikte düzenlediği Gençlik Günlerindeki onlarca etkinliğini çölde suya hasret meczup misali kana kana içmem...

İşte bu dönemlerde  başlamış ve doksanların başında evlilik durumundan(!)  Ankara’ya göç edene kadar sürmüştür İstanbul Şehir Tiyatroları ve İstanbul Devlet Tiyatrosuyla kurduğum kadim dostluk...

Onlarca defa kapısından içeri büyük bir huzurla girip oyunlar izlediğim Muhsin Ertuğrul Sahnesinin kulisinde, aktör dayım Erhan Dilligil vasıtasıyla Zihni Göktayları, Burçin Oraloğluları, Suna Pekuysalları, Özdemir Hanları, Murathan Munganları, Yalçın Boratapları, ikinci kuşak Hazım Körmükçüleri, Erhan Abirleri, Savaş Dinçelleri , Erhan Yazıcıoğullarını ... tanımanın hazzına varmam da aynı dönemdedir..

Bugün bile 1985-1990 arasında sahnelediği onlarca oyunu bir çırpıda sayabilirim İstanbul Şehir Tiyatrolarının ve İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun...Aradan çeyrek asırdan fazla geçmiş olsa da o zaman sayıları çok daha az olan şehir tiyatroları ve devlet tiyatrosu sahnelerinin geçmiş dönemlerdeki kendine özgü kokusunu hala hatırlayıp  anlatabilirim..

Mesela Atatürk Kültür Merkezindeki  Oda Tiyatrosu’nun o samimi ufacıklığı...Bir keresinde Avni Dilligil Ödülleri töreni yapılırken töreni sunan Müjdat Gezen’in gözlerinin içine içine bakarak bir fındık faresi kat etmişti oda tiyatrosunun sahnesini boydan boya...

Mesela Zuhal Olcay’ı orada izlemiştim,  Arbutzov’un Söz Veriyorum isimli oyununda harikalar yaratırken Engin Şenkan ve Alev Sezer’le birlikte...İnsan Maier oyununu da orada izlemiştim...Oğuz Atay imzalı Oyunlarla Yaşayanlar ‘ı da galiba aynı sahnede seyretmiştim Sadrettin Kılıç’ın emekli tarih öğretmeni Coşkun Ermiş rolünde olduğu....

Kırmızı rengin bütün kışkırtıcılığıyla dekorunda başrolü oynadığı Taksim Venüs Sahnesi vardı Devlet Tiyatrolarının...Ne güzeldi salonu biz seyirciler için....Ertuğrul İlgin’i Oyunun Oyunu isimli eserde bin yaşındayken bile devleşirken orada izlemiştim...Şimdi kaç kişi hatırlar acaba Ertuğrul İlgin’i? Yine kimbilir yalnızca kaç kişinin aklına düşer o çok karakteristik ve gevrek sesin sahibi aktör Sadrettin Kılıç ?

Mesela Şehir Tiyatrolarına ait olan ve yıkılıp yeniden yapılmadan önce kahverengi ve krem - beyaz renklerin uyumu, alicenaplığı, görmüş geçirmişliğiyle seyircileri karşılayan Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi....Mesela Nedret Güvenç ve Toron Karacaoğlu’nun devleştiği Günden Geceye oyununu izlediğim Cep Tiyatrosunun huzuru,  Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin üst katındaki...

Biz Aşağıda İmzası Olanlar oyununu Muhsin Ertuğrul Sahnesinde izlemiştim...Keşanlı Ali Destanı oyunundaki Erhan Yazıcıoğlu ve Savaş Dinçel’i de...Oyunda İzmarit Nuri’yi canlandıran Savaş Dinçel’in başındaki bere Nezahat Ablasının ördüğüydü...Savaş Dinçel’in Nezahat Ablası,  benim de büyük halam aktris Nezahat Tanyeri’ydi...

 Lüküs Hayat’taki Suna Pekuysal’ı , Kuşlar oyunundaki Erhan Dayımı da tıpkı Katherine Blumm’un Çiğnenen Onuru oyununda olduğu gibi aynı sahnede izlemiştim..

Hele Şehir Tiyatrolarının Gençlik Günlerindeki Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesinin bayram yerine benzeyen dokusu Mayıs aylarındaki...

Tiyatronun önündeki renkli minderler, flamalar, afişler...Paneller, toplantılar, söyleşiler...Uğur Mumcu da gelirdi oralara, Murathan Mungan da, Emre Kongar da, Selim İleri de , Gökhan Dabak ve Gencay Gürün’ün kendisi de...

Bazen üstümüzden helikopterler uçardı panel sırasında çünkü seksen darbesinin rüzgarı kesilmemişti daha...Afife Jale filmini orada izlemiştim...Murathan Mungan imzalı Taziye oyununu da...Oyundaki ak sakallı ermiş Erhan Dayım kuliste tanıştırmıştı turuncu kravatlı zamanın genç oyun yazarı Murathan Mungan’ı...

Keşanlı Ali Destanı oyununu sahneye koyan Ferhan Şensoy konuk yönetmen olarak Harbiye Muhsin Ertuğrul sahnesine gidip gelmişti aylarca ve ustası Haldun Taner’i anlatmıştı oyunun broşüründe en bi güzel...

1986 yılının mayısında öldüğünde Haldun Taner Hoca,  kocaman bir şiir asılmıştı duvara şair Can Yücel’in Haldun Taner’i anlatan ve ‘yepyeni bir istan-buldun’ diye seslenen....

Şehir Tiyatroları Reşat Nuri Güntekin Sahnesi daha renksiz bir binaydı ama orada da Vedat Türkali imzalı Dallar Yeşil Olmalı oyununu izlemiştim ki, Yalçın Boratap tek başına alıp götürmüştü ....Nora, Bir Bebek Evi oyunu Henrik İbsen’in yine orada çıkmıştı karşıma bir genç adamken ...

Öylesine çok gidip gelmiştim ki Şehir Tiyatroları Devlet Tiyatroları sahnelerine...Her günün seyircisinin farklı tepkilerine dair notlar verecek kadar hem de... Mesela hafta içi bir gün öğle sonrasında da oynardı Şehir Tiyatroları ve en renksiz seyirci bu oyunlarda olurdu sanki... Zeki ve algısı yüksek olurdu Perşembe gecelerinin seyircisi ne hikmetse...

Şehir Tiyatrolarında da , Devlet Tiyatrolarında da Cuma akşamı ve hafta sonları seyircisinin en önemli kusuru tiyatroya sinema muamelesi yapmaya daha teşne olmasıydı özellikle kara kış zamanlarında...Olur olmaz çok şeye gereksiz biçimde gülmek isterdi bu seyirciler....O yüzden son tercihimdi hafta sonları oyun izlemek....

Mesela Medea’nın kanlı ellerini de Harbiye Muhsin Ertuğrul’da izledim ben, İsmet Ay’ın dönüp dönüp devleştiği Vişne Bahçesi’ni de...

Daha onlarca oyunu da....

Aradan geçen yıllarda ustaların ustalarını da, gölge gibi gidip gelenlerin de çoğunu tanıdım ben hem sahnede seyirci olarak hem de günlük hayatta...

Ferhan Şensoy’un çok büyük bir kadirbilirlikle ustası Haldun Taner için yazdıklarını yıllar sonra uyarlayarak söylersem ; ‘ Siz bilmesiniz de ‘sınavlara ve sevdalara her an hazır orta halli memur/öğretmen çocuğu’ olan Murat Örem’in hem annesi hem babası olduğu güzelim zamanları çoktur, İstanbul Şehir Tiyatrolarının    Devlet tiyatrolarının ...”

Yirmi beş yıldır elim sırasıyla  kalem, daktilo tuşları  ve klavye tutuyor , sesim mikrofondan yayılıyorsa, ekmeğimi önce Türkçemle kazanıyorsam, öyle böyle değil,  hakkınız pek ama pek çoktur üzerimde,  tiyatroların yaşayan yaşamayan insanları...

Bu yüzden , yaşasın isterim daima tiyatro...
İnsanlar ölür ama kurumlar kalır, kalmalıdır çünkü...

Yaşasın isterim ve bir yandan da her fırsatta her yerde her zaman söylemekten büyük onur duyarım tekrar tekrar, İstanbul Şehir Tiyatrolarının Devlet Tiyatrosunun üzerimdeki büyük emeklerini...

O yüzden daha önce kurduğum şu cümleleri bir kez daha söylemek isterim bir 27 mart öncesinde daha ;

Hayat, Ankara gibi , İstanbul gibi, İzmir gibi koskocaman şehirlerde bile insansız sokak ve kış akşamlarının boynu büküklüğüne, televizyonlu ama paylaşımsız evlerin hükümranlığına inat , tiyatro salonlarında göz aşinalığıyla bile olsa yeni insanlar, yeni hayatlar biriktirmektir...

Tiyatro bunun için vardır...
Tiyatrocu bunun için vardır...
Seyirci bunun için vardır...

İnsan, insanı yine insanda görsün de kendine bir daha baksın diyedir , tiyatro...

Hangi yaşta ve işte olursa olsun , ‘Annelerin ninnilerinden spikerin okuduğu habere kadar’ duyduğu her şeyi herkes bir daha bir daha bir daha sorgulasın diyedir tiyatro...

“Çürümüş bir şeyler Danimarka Krallığında” cümlesinin çağrıştırdıkları üzerinden dünya tarihine bakabilmenin yoludur tiyatro...

Medea’nın elindeki kanın herkesin ellerine bulaşmış olabileceğini de sordurur insana tiyatro, Çehov’un Vişne Bahçesi’ndeki uşak Firs’ün yüzüne baktığınızda nasıl bir hayatın üzerinize üzerinize geldiğini de...

37 yıllık ömrüne tiyatroyu , sahneyi de sığdıran Mayakovski , Atatol Behramoğlu’nun çevirisiyle “Şair İşçidir” isimli uzun şiirinin bir yerinde şunu der Türkçemizle...Çok seçkinci bir yaklaşım bu demeye teşne olanlar yine de bulup okusunlar şiirin tamamını..

“ ...Bilirim
hoşlanmazsınız boş lâftan
kütük yontarsınız kan ter içinde,
Fakat
bizim işimiz farklı mı sanırsınız bundan:
Kütükten kafaları yontarız biz de....”

Tiyatroyu müsamere sananlar da , slogan mezesi yapmaya teşne olanlar da, televizyona giden yolun basamağı görenler de unutmasınlar ki huysuz bir attır sahne...

Selamla kelamla bir yerlere geldiğini sananları kaldırıp atar günü geldiğinde üzerinden...

Ve bir oyunda , hakiki bir aktörün/aktrisin alnından damlayan tek bir “ter katresi” bile çölde vahadır...

( murat örem / ankara...)

21 Mart 2013 Perşembe

Aşık Veysel ; ben bir insanoğlu sen bir dut dalı / ben babamı sen ustanı unutma..." diyen bilge....

Bundan tam 40 yıl önce 1973 yılının 21 martında öldüğünde  “ben giderim sazım kalır / dostlar beni hatırlasın...  mısralarıyla bile daha yaşarken bilge adamlığı çoktan haketmişti o...

Yaşarken söylediği ;

“ ....Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz insanın kulu yalandır
Hükmetse dünyanın her tarafına
Arzusu hedefi yolu yalandır ...”

cümleleri de onundu...

Nasıl, her kültürün  ölümünden sonra bile ortak zenginliği olarak yaşayan isimleri varsa Aşık Veysel tam da  onlardandır işte...

Hem de  Türk Halk Müziği, edebiyatı  ve şiirinde  gözüyle göremeyenlere  inat gönlüyle görüp söyleyerek yapmıştır bunu...

Hayata, ölüme, insanlığa, sevdaya, kara toprağa ve yaradana yönelik şiirlerinde bile hep aynı bilgelik  ve duyarlık vardır Aşık Veysel’in....Güzelliğin On Para Etmez Bu Bendeki Aşk Olmasa diyen de , Dost dost diye nicesine sarıldım / Benim sadık yarim kara topraktır   cümlesini kuran da aynı Aşık Veysel’dir...

Ben Bir İnsanoğlu Sen Bir Dut Dalı / Ben Babamı Sen Ustanı Unutma....diyebilecek kaç halk şairi,  kaç usta görmüştür   “ıssız acun ..”  

‘...dünya bir han / konan göçer’ diyen Aşık Veysel için de 79 yaşında  yalan dünyadan  göçme zamanıdır...

Aşağıda okuyacaklarınız 2010 yılında hazırlanmış uzun metnin omurgasından aktardıklarımızdır....

( murat örem / 21 mart 2013 / ankara ...)


AŞIK VEYSEL ;  “ Yeter gayrı yumma gözün kör gibi...”  diyen adam...

Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz insanın kulu yalandır
Hükmetse dünyanın her tarafına
Arzusu hedefi yolu yalandır

Kar suyundan süzen çeşme göl olmaz
Gül dikende biter diken gül olmaz
Diz diz eden her sineğin bal'olmaz
Peteksiz arının balı yalandır

İnsan bir deryadır ilimle mahir
İlimsiz insanın şöhreti zahir
Cahilden iyilik beklenmez ahir
İşleği ameli hali yalandır

Cahil okur amma alim olamaz
Kamillik ilmini herkes bilemez
Veysel bu sözlerin halka yaramaz
Sonra sana derler deli yalandır
                                                   
Şiirinin son dörtlüğünde hemen hemen tüm  halk ozanlarının yaptığı gibi adını da söyleyen isim , Aşık Veysel Şatıroğlu’dur...

Her toplumun, halkın , milletin  kültüründeki farklı isimler vardır adeta bütün sosyal, kültürel, maddi ve manevi farklılıkları ortadan kaldırarak o milletlerin kültürünün, harsının  ortak zenginliği olarak yaşar, üretir ve sonrasında da gönüllerde, zihinlerde anılmaya devam ederler...

Hayata, ölüme, insanlığa, sevdaya, kara toprağa ve yaradana yönelik şiirlerinde bile hep aynı bilgelik  ve duyarlığı öne çıkararak , sazıyla ve sesiyle yaşamaya devam eden   Aşık Veysel    zamanında bir çok sanatçı tarafından da bestelenip söylenen  şiirinde şunları der

Güzelliğin on para etmez  / Bu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman  / Gönlümdeki köşk olmasa.
Kim okurdu kim yazardı / Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi / Fikir başka başk'olmasa.
Güzel yüzün görülmezdi  / Bu aşk bende dirilmezdi
Güle kıymet verilmezdi / Aşık ve maşuk olmasa.
Senden aldım bu feryadı / Bu imiş dünyanın tadı
Anılmazdı Veysel adı / O sana aşık olmasa.


Aşık Veysel Şatıroğlu 1894 yılında Sivas’a bağlı Şarkışla İlçesi’nin Sivrialan Köyü’nde doğmuştur...Doğduğu dönemdeki insanların neredeyse tümü  gibi çiftçilikle geçinmeye çalışan dar gelirli bir ailenin çocuğudur Aşık Veysel...Çocukluk yıllarında yaşadığı talihsiz olaylar ve çiçek hastalığı sonucu kısa aralıklarla iki gözünü de kaybeden Aşık Veysel , o dönemden sonra hayatı, dünyayı ve insanları, gören gözlere inat akıl ve gönül gözüyle görecek , zamanı geldiğinde de gördüklerini çalıp söyleyerek anlatacaktır....

Kendi deyimiyle,  yaşayacağı acı olaylara kadar, bütün çocuklar gibi oynayıp seğirten  Aşık Veysel gözlerini kaybedince babasının  oyalanması için aldığı sazla önceleri Karacaoğlan, Dertli gibi halk şairlerinin türkülerini çalıp söyler...

Şair Ahmet Kudsi Tecer’le tanışması Aşık Veysel’in hayatında bir dönüm noktası olur ve bu desteğin ardından Aşık Veysel kendi  deyiş  ve türkülerini de çalıp söylemeye başlar...Unutulmaz Uzun İnce Bir Yoldayım şiiri ve türküsünde hayatın geçiciliğini muhteşem dizelerle ve iki kapılı han metaforuyla /  benzetmesiyle   tarif etmiştir Aşık Veysel....

Uzun ince bir yoldayım / Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim / Gidiyorum gündüz gece
Dünyaya geldiğim anda / Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa / Gidiyorum gündüz gece
Uykuda dahi yürüyom / Kalmaya sebeb arıyom
Gidenleri hep görüyom / Gidiyorum gündüz gece
Kırkdokuz yıl bu yollarda / Ovada dağda çöllerde
Düşmüşüm gurbet ellerde /  Gidiyorum gündüz gece
Şaşar Veysel işbu hale / Gah ağlayan gahi güle
Yetişmek için menzile / Gidiyorum gündüz gece

Âşıklık  geleneğinin herkes tarafından bilinen son isimlerinden olan Âşık Veysel, bir dönem yurdu dolaşmış, ülkenin toplum mühendisliği zamanlarında ne acıdır ki Ulus’tan Kızılay’a doğru yürümesi üstü başı yeterince medeni olmadığı için engellenmek istenmiş,  dönemin öne çıkan eğitim kurumları olan  Köy Enstitüleri'nde saz hocalığı da yapmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün unutulmaz 10. Yıl Nutku’nu verdiği  29 Ekim 1933’teki Cumhuriyet Bayramı’nda Ankaralılardan da büyük ilgi gördüğünde kırklı yaşlarının başındadır daha Aşık Veysel...

Aşık Veysel’in hayatındaki zorluklar yalnızca çocukluğunda yaşadığı trajik olaylarla sınırlı kalmaz...Her ailede yaşanan acılar, zorluklar, gitmeler, kalmalar, terk etmelerden Aşık Veysel de payına düşeni alsa da aşıklık rahle-i tedrisinin de gereğince  acıyı bal eylemeyi bilir Veysel...

Özellikle 1970'li yıllarda Anadolu popunun usta isimlerince de şiirleri bestelenen Aşık Veysel’in  Yeter Gayri Yumma Gözün Kör Gibi  şiiri Fikret Kızılok tarafından da bestelenmiştir...

Fikrek Kızılok da Aşık Veysel’in bir dönem köyünde konaklayarak talebesi olmanın onurunu her vesileyle dile getirmiştir yaşarken...

Türkçesi çok yalın olan Aşık Veysel dili de benzetmelerle, mecazlarla ustalıkla kullanmıştır...Şiirlerinde ve deyişlerinde hayata dair her kavramın yer aldığı Aşık Veysel , insana dair umutlarını her şeye rağmen öne çıkarmayı yeğler...

Aşık Veysel unutulmaz şiirlerinden birinde de şunları yazmıştır ve şiirinin sonunda deyim yerindeyse  kitabın ortasından konuşarak insanoğlunun çiğ süt emmişliğine vurgu yapmıştır  ;
Ben Bir İnsanoğlu Sen Bir Dut Dalı /Ben Babamı Sen Ustanı Unutma diyerek....

Aşık Veysel‘in hayatının son dönemlerinde,  Acılar Denizinin Şairi  Ümit Yaşar Oğuzcan  da şiirlerini derleyerek kitap halinde yayınlar...

Tarih 21 Mart 1973’ü gösterdiğinde ‘dünya bir han / konan göçer’ diyen Aşık Veysel için de 79 yaşında şu yalan dünyadan  göçme zamanıdır...

Ben giderim adım kalır, / Dostlar beni hatırlasın.
Düğün olur, bayram gelir, / Dostlar beni hatırlasın.
Can bedenden ayrılacak, / Tütmez baca, yanmaz ocak,
Selam olsun kucak kucak, / Dostlar beni hatırlasın.
Açar solar türlü çiçek  / Kimler gülmüş, kim gülecek
Murat yalan, ölüm gerçek, / Dostlar beni hatırlasın.
Gün ikindi akşam olur, / Gör ki başa neler gelir,
Veysel gider, adı kalır / Dostlar beni hatırlasın

         Hızla kentleşen veya kentleştiğini sanan, bütün bu dönemleri iç göçleri yaşarken “eskisi ölemedi / yenisi doğamadı...” misali köklerinden getirdiği değerleri de hazan rüzgarlarına teslim eden bir toplumun Aşık Veysel’den , dizelerinden öğrenmesi gereken çok değeri vardır hala...

         Bizden hatırlatması ve Aşık Veysel’i saygıyla anması olsun bir kez  daha...

( murat örem / 2010 / ankara...)