*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

28 Şubat 2013 Perşembe

muhsin ertuğrul ; türk tiyatrosunun simurg'u !...



Türkiye  tarihi , kendisinden önceki  iki yüz yılda doğu batı sarmalında gidip gelmekten bitap düşmüş bir adamın varisçisinin başına gelenler  olarak da tanımlanabilir...



Çünkü Türkiye’nin de kuruluşundan bu yana geçen 90 yıllık  süreçte  “nereye doğru ilerlemesi gerektiği” yönündeki  med cezir,  Osmanlının da en temel meselesi olmuştur özellikle son yüzyılında...



Islahat Fermanı , Tanzimat Fermanı, Meşrutiyet ilanları aslında  hep bu arayışların yansımalarıdır yukarıdan  aşağıya doğru  kurgulanarak...Bu kurguların ne oranda başarılı olduğu ya da ne oranda bu topraklara uygun olduğu yönündeki tartışmalar bu yazının konusu olmasın ama bunun böyle olduğu bilinsin....



         Dönemine göre,  yüzlerce yıldır basit anlamıyla  doğululuk batılılık, ilericilik gericilik, asrılik muhafazarlık ...karşıtlığıyla tanımlanan ve “modernleşme” tanımıyla yürütülen süreç,  çatışma kaynakları ve uzlaşma arayışlarıyla bugün de devam etmekte...



         Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Peyami Safa’nın, Cemil Meriç’in , Kemal Tahir’in , Oğuz Atay’ın , Tarık Buğra’nın , İdris Küçükömer’in, Şerif Mardin’in, Halit Refiğ’in  ve bir çok değerli ismin dönüp dönüp onlarca yıldır anlamaya ve anlatmaya çalıştıkları temel olgu tarihteki bu çatışma eksenidir...



         Mesela Kemal Tahir  bu topraklarda , böylesi dönüşümün başarılı olma ihtimalini çok zayıf görmüştür tarihten gelen devlet ve insan  yapısının batılı modellerden çok ama çok farklı olduğunu öne sürerek...Yaşadığı dönemde başına gelenlerin (!) temel unsuru da bu saptamasıdır...



İdris Küçükömer de iktisadi yapılar üzerinden yaptığı analizlerde bu teze yakın analizler yapmıştır...Eh , söylenen yeni , iddialı ve “resmi tezlere aykırı” şeyleri duymayı hiç sevmeyen bir toplumda,  İdris Küçükömer de 12 Eylül 1980 sonrasının YÖK döneminde bu çabalarının karşılığını almıştır (!)  üniversitesinde ders vermesi yasaklandığı için, acılı bir yüz ve pötikare ceketiyle  Beyazıt Meydanında kuşlara yem atmak zorunda bırakılarak !  Ölümünün öncesindeki bu dönemde Küçükömer’i bu satırların yazarı dahil çok görmüştür öğrencileri Beyazıt Meydanından okulunun tarihi kapısına bakarken...



         Çok kısa biçimde özetlemeye çalıştığımız konu Türkiye’nin en temel meselesidir bugün de...Sakallı Celal denilen “bilge” çok yıllar öncesinden ironik bir saptamayla , artık hangi gelecek günlere atıf yaptıysa “ Türkiye doğuya doğru giden geminin içinde geminin batısına koşan adama benzemekte..” demiştir...



         Her dönem ve her keskin değişim süreçleri öne çıkan isimleri de yaratır...Biz de bir benzetme yaparsak , Muhsin Ertuğrul ya da Ertuğrul Muhsin de imparatorluktan cumhuriyete giden bir geminin içinde , o geminin yalnızca yol almasıyla yetinmeyip;  geminin içindeki mürettebat ve yolcuların da bir taraftan batıdaki  menzile yol alırken,  öte yandan da zamanlarını kültür ve sanatla geçirmelerini isteyen idealist, gözükara  ve nesli tükenmiş adama benzetilebilir...



         Bu yazıyı ve aşağıdaki yazıyı okuyan isimlerden bazıları, yazıdan sonra  Muhsin Ertuğrul hakkında daha detaylı bilgiler edinmek isterlerse , yukarıda gördükleri fotoğrafla da yayınlanan  ve çok değerli kalem ve edebiyatçı Ayşegül Çelik’in 2013 yılının Ocak ayındaki ( “Ölmeyi Bilen Adam; Muhsin Ertuğrul” / Can yayınları ) kitabının içinde de tarifsiz bir yolculuk yapabilirler...



         Hayat , bazen zor zamanlarda konuşanlara daha toleranslı davranır...

        

Muhsin Ertuğrul , 90 yıla yakın süren uzun ve çok emek verdiği  hayatında , büyük zorluklar yaşasa , hatta meslek içi ayak kaydırma oyunlarına defalarca maruz kalsa da , eserlerinin kurumsallaşmaya başladığını gören mutlu fanilerden olmuştur...



         Kurumların , şehirlerin, sokakların yılda bir yıkılıp yeniden yapıldığı ve toplum hafızasının grayderler altında kaldığı  bir coğrafyada  Muhsin Ertuğrul’un yaşadığı bu mutluluk duygusunun tek tanımı vardır belki de ; Tuttuğunu Koparmak...



         Muhsin Ertuğrul tuttuğunu koparan bir adamdır...

        

Hangi zaman diliminde ve hangi niyetle olursa olsun Muhsin Ertuğrul’u Türk Tiyatro tarihinden çıkarmaya kalkarsanız da o binanın altında kalmanız kaçınılmazdır....



Aşağıda paylaştığımız metin de 2010 yılında hazırlayıp sunduğumuz Muhsin Ertuğrul özel programının omurgasıdır...

( murat örem / 28 şubat 2013 / ankara...)



..................



MUHSİN ERTUĞRUL ; Türk Tiyatrosunun Simurg’u....



Tanzimat Fermanı’ndan sonra büyük bir dönüşüm içine giren Osmanlı toplumunda tiyatro, uzun yıllar gayrimüslim cemaatlerin, özellikle Ermeni yurttaşların ilgilendiği bir alan olmuştur. Anadolu’da köy seyirlik oyunları ve İstanbul’da sergilenen Ortaoyunu ve Karagöz gösterileri devam ederken  batılı anlamda tiyatro gölgede kalmıştır. Bu durumun altında yatan önemli nedenlerden biri de kadınların sahneye çıkmalarına yönelik görünür ve görünmez bir taassubun Osmanlının son yıllarında daha da hakim  olması denebilir..



Çoğunluğu oluşturanların pek ilgilenmediği bir alan olan tiyatroda icra-yı sanat eylemek de olsa olsa tatlı  deli olmayı veya bir çeşit delilik görülen işine aşık olmayı gerektirmektedir. İşte Muhsin Ertuğrul böyle bir delidir, unutulmaz bir tamlama olarak, tiyatroyla ilgili bugünlere kadar gelen deyimdeki gibi  iki kalas  bir heves  sevdalısıdır... Muhsin Ertuğrul öncesi dönemde özellikle Güllü Agop adıyla bilinen, Agop Vartovyan’ın çabalarıyla sahnelenen Türkçe oyunlara, aydınların yanı sıra halk  da  yakınlık  göstermeye başlamıştır.



Elbette  tüm bu çabalara rağmen tiyatronun bir kültür kurumu haline gelmesi ve toplumun her katmanına nüfuz etmesine yine de daha çok zaman vardır.  Daha doğrusu,  dev adımlar atacak olan usta sahneye çıkmamıştır henüz…



Çok uzun yıllar önce,  Muhsin Ertuğrul üzerine hazırladığımız bir yazıya şöyle başlamışız;  “Bugün,  Türk Tiyatrosu diye bir güzellik  her şeye inat karşımızda duruyorsa , kamuya ve  şahıslara ait tiyatrolar her geçen gün yeni sahnelerini açıyorsa, tiyatro grupları bu güzelliği paylaşmaya hazır olan seyirciye  tekrar tekrar “Merhaba” diyecek gücü kendinde buluyorsa, bugünlere  gelmede birilerinin payı elbette diğerlerinden çok daha fazladır...Bazılarının sandığı gibi bu adımlar kolay çabalarla atılıvermedi.  Bugün bilinen-bilinmeyen, unutulduğu için anılamayan yüzlerce,  binlerce insan, çağına ters düşmesine rağmen, dünya tartısına çıkan ülkesinin, Türkiye’nin temellerine  harç taşıdı büyük bir inanç ve çabayla . İşte Muhsin Ertuğrul da yeni Türkiye’nin tiyatro serüveninde çabaları, küskünlükleri, başarıları, engellenmeleriyle , en önemlisi iyi olan her şeye  sonuna kadar sahip çıkan direnci  ve sonunda mutlaka kazanan inatçılığıyla milat oldu…Pusula oldu..





Türk tiyatrosunun en önemli kilometre taşı Muhsin Ertuğrul 28 Şubat 1892 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelir.  Mekteb-i Tefeyyüz’de başladığı öğrenimini Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi’nde sürdürürken tiyatroya ilgi duymaya başlar. Ergenlik yıllarında başlayıp bir süre sonra bitecek bir heves değil, kalıcı bir aşktır tiyatro Muhsin Ertuğrul için..Önce, ulaşılmaz ve kusursuz görünen, her şeyin mükemmel olacağı bir dünya vadeden, sonrasında da  kusursuz olmadığını gördükçe daha da tutkuyla bağlanacağı büyük bir  aşktır hem de…



Muhsin Ertuğrul’un ilk kez Burhanettin Tiyatrosu’nda, Sharlock Holmes oyununda Bob karakterini canlandırmak üzere sahneye çıktığı konusunda bütün kaynaklar hemfikir. Ancak bu temsilin tarihi konusunda bir kısım kaynaklar 2 Ağustos 1909’u, geri kalanı da 30 Temmuz 1910’u işaret ediyor. Türk tiyatrosu için çok önemli  bir dönemeç olan ilk sahne tecrübesi ailesi tarafından hoş karşılanmaz o günlerdeki  adıyla Ertuğrul Muhsin’in. Tiyatroyla ilgilenmesinden yana değildir ailesi. Ancak genç Muhsin Ertuğrul aklına koymuştur yaşamına tiyatroyu sokmaya. İleride de ailesiyle olduğu gibi otoriteyle de tiyatro yüzünden çok ama çok ters düşecektir Muhsin Ertuğrul...



O zamanlarda da  , makamda kalmak mümkün olduğu halde kapıyı kapatıp çıkacak ama tiyatroya, ilkelerine  ihaneti aklından geçirmeyecektir. Tiyatro uğruna kaçarcasına uzaklaştığı ilk kapı da  doğup büyüdüğü evin kapısı olur Muhsin Ertuğrul’un....



Muhsin Ertuğrul, Burhanettin Tiyatrosu’nda Drefyüs ile Arlésienne, Sahne-i Milliye-i Osmani’de de Othello ve Gülnihal oyunlarındaki performansıyla dikkat çeker 20 yaşına gelmeden. Oyuncu arkadaşı Vahram Papazyan’ın ısrarı üzerine 1911’de Paris’e gider. Burada tiyatro çevreleriyle yakın temaslar kurar. Oyunlar izler, tiyatro üzerine birikimini arttırır. Bir yıl sonra İstanbul’a döndüğünde, Paris’te çok etkilendiği  Hamlet yorumunu Sahne-i Milliye-i Osmani’de sahneye koyar. Muhsin Ertuğrul, bu ilk rejisörlük denemesinde, tiyatro tarihinin en zor kabul edilen rollerinden olan Hamlet’i, canlandırır  ....



1913 yılına gelindiğinde ilk tiyatro topluluğunu kurar Muhsin Ertuğrul. Yeni Turan Temsil Heyeti adını verdiği bu grupla İstanbul ve Bursa’da oyunlar sahneler. Aynı yıl İstanbul Şehzadebaşı’nda açtığı Ertuğrul Sineması’nda ise film öncesi kısa gösteriler sunar. Yine 1913 yılının sonunda karıştığı siyasi bir olay dolayısıyla sınır dışı edilir ve Paris’e gider. Bütün çabalarına rağmen Paris Konservatuarı’na giremez. Birinci Dünya Savaşı patlak verene kadar Paris’te tiyatrolar ve film stüdyolarında gözlemler yapar. Savaşın başlamasından sonra tekrar İstanbul’a döner.



Muhsin Ertuğrul İstanbul’da, Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları ve Ertuğrul Tiyatrosu adındaki ekiple tiyatro çalışmalarını sürdürürken, İstanbul’un  o dönemdeki Belediye Başkanı olan  Cemil Topuzlu’nun bir hayali vardır: Türkiye’nin ilk konservatuarını kurmak… 1914 yılında kurulan bu eğitim yuvasına, Ali Ekrem Bolayır’ın önerisiyle Darülbedayi-i Osmani adı verilir ve başına, Muhsin Ertuğrul’un Paris’te her çalışmasını yakından takip ettiği Andre Antoine getirilir. Muhsin Ertuğrul bugünkü adıyla İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları olan Darülbedayi’nin açtığı sınavı kazanarak, yardımcı öğretmen sıfatıyla bu kurumda göreve başlar. Kısa süre sonra Antoine’ın ülkesine dönmesi sonucu Darülbedayi’nin yönetimi Reşat Rıdvan ve Muhsin Ertuğrul’un öncülüğündeki ekibe kalır. Darülbedayi’nın halka açık ilk oyunu, bir uyarlama  olan Çürük Temel’dir ve 1916’da Asker Ailelerine Yardım Cemiyeti yararına oynanır....



1916’da Berlin’e giden Muhsin Ertuğrul, film stüdyolarında ve tiyatrolarda set ve sahne işçiliği ile figüranlık yapar. 1917’de yurda döndüğünde Darülbedayi’nin ilk yerli oyunu olan Baykuş’u sahneye koyar ve başrolünü oynar. Baykuş’un yazarı, daha çok Beş Hececiler grubundan tanınan  şair Halit Fahri Ozansoy’dur. Muhsin Ertuğrul Berlin dönüşü kurduğu Edebi Tiyatro Heyeti’yle, İskandinav edebiyatının önemli yazarlarından Henrik İbsen’in Hortlaklar oyununu sahneye koyar. Oyun, toplumun iki yüzlü ahlak anlayışının eleştirilmesi üzerine kurgulanmıştır. Darülbedayi yönetimi, Hortlaklar’ın yönetmeninin kurumdaki görevine devam etmesini uygunsuz bulur. Muhsin Ertuğrul’un daha sonra tekrar tekrar başına gelecek olan ayrılışların ilki yaşanmış olur böylece.



1919 yılı, Darülbedayi’den kırgınca ayrılan Muhsin Ertuğrul’un sinemaya merhaba dediği yıl olur. Almanya’da Stanbul Film adlı yapım şirketini kurar ve senaristliğini ve başrolünü de üstlendiği Samson isimli filmi çeker. Almanya’da birkaç kez daha kamera arkasına geçtikten sonra yurda döndükten sonra  otuz civarında filme imza atacaktır Muhsin Ertuğrul. Kısa bir süre sonra Darülbedayi’ye geri döner Muhsin Ertuğrul. Ancak 1921’de, bu kez oyun seçiminin oyunculara bırakılması isteği yönetim tarafından kabul görmeyince, şairliğiyle de tanınan ve içimizden geçeni  söylememiz gerekirse bugün bile  ne yazık ki hak ettiği kadar tanınmayan, Ercüment Behzat Lav ve birkaç arkadaşıyla beraber tekrar ayrılır Darülbedayi’den.  1922’de Türkiye’deki ilk filmi, İstanbul’da Bir Facia-yı Aşk’ı çeker...



1924 yılına kadar Almanya ve Avusturya’da bulunur. Avrupa’da olanı biteni yakından izlerken, birçok oyunu da Türkçe’ye çevirir Muhsin Ertuğrul.. 1924 yılında ne yazık ki sonraki yıllardan birinde  çıra gibi yanacak  olan Şehzadebaşı’ndaki Ferah Tiyatrosu’nda Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları topluluğuyla çeşitli oyunlar sahnelemeye başlar. Türk tiyatro tarihine “Ferah Dönemi” olarak geçen bu çaba  yalnızca  beş ay sürse bile, yerli yazarlara, takım çalışmasına, işbölümüne büyük değer verilen farklı bir adım olarak hafızalarda kalır.  Tiyatro bilgisi ve tiyatro seyircisi adabı  hatırlatmalarını içeren  broşürlerin seyirciye ücretsiz olarak dağıtılması, öğrenciler için ilk defa indirimli  matinelerin düzenlenmesi hep bu beş ay içinde  olur. Çok kısa sürede tiyatroyla ilgili yanlış kalıpların, önyargıların esnetildiği bu zaman diliminde Ertuğrul Muhsin Tiyatrosu ,  seyirciye, bugün bile rekor denebilecek sayıda  yirmi üç ayrı oyunu sergilemeyi de başarır.



Muhsin Ertuğrul, Ferah döneminden sonra, tiyatro bilgisini geliştirmek için bu kez de Sovyetler Birliği’ne gider. Bugün bile adları oyunculuk metodlarıyla anılan  ve biraz da , abartılı oyunculuk sanatının temellerini atan isim olarak bilinen  Stanislavski’nin,  Mayerhold’un ve ünlü Potemkin Zırhlısı filminin yönetemeni de olan Ayzenştayn’ın çalışmalarına katılır. 1927’de ülkesine döndüğünde, Darülbedayi’nin kapısından tekrar içeri girer Muhsin Ertuğrul, sanat yönetmeni olarak.



Çeşitli aralıklarla gittiği Avrupa ülkelerinde edindiği deneyimler ve özellikle Almanya ve Sovyetler Birliği’nde kazandığı tiyatro disiplini, Muhsin Ertuğrul’un tiyatro yöneticiliğine büyük katkılar sağlamıştır. Muhsin Ertuğrul’un sanat yönetmenliğindeki Darülbedayi’de de oyun hakkında bilgi veren broşürler bastırılır ve izleyiciye ücretsiz olarak dağıtılır. Provalar ve temsiller dakika sektirilmeden tam saatinde başlar. Muhsin Ertuğrul bu konuda titiz hatta çok katıdır. Muhsin Ertuğrul’la ilgili bugünlere kadar gelen efsanelerden biri de, bu konuda devlet başkanlarına bile en küçük bir iltimas yapmadığı ve şimşekleri üzerine çektiği yönündedir. Bu arada halkın tiyatroya olan ilgisini artırmak ve izleyicinin ufkunu genişletmek için, kendi türünde en uzun süre yayın yapan Darülbedayi dergisi de yayınlanmaya başlanır 1930 yılından itibaren. Türkiye gibi, kurumların ve süreli yayınların maalesef kısa ömürlü olduğu bir ülkede bu yayın ne güzel ki çok  uzun soluklu olacak ve önce   Türk Tiyatrosu  1980 yılında da  Şehir Tiyatrosu adını alacaktır.



1930 yılı, Muhsin Ertuğrul için de Türk tiyatrosu için de bir dönüm noktası olur. Darülbedayi, Muhsin Ertuğrul’un yönetip oynadığı Hamlet ile Ankara turnesindedir . Bugün , sizlere bu yayını hazırladığımız tarihi Ankara Radyosu binasının o zamanlar yalnızca arsasının bulunduğu bölgenin hemen arkasında bulunan Türk Ocağı sahnesinde üç gün boyunca tıka basa bir salona oynanır oyun. Oyunu izleyenler arasında genç cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal de vardır… İstanbul’a dönmeden yanına  çağırır ekibi Mustafa Kemal. Beğenisini ve memnuniyetini ilettikten sonra Muhsin Ertuğrul’a, “Devlet olarak bizden beklediğiniz, istediğiniz bir şey var mı?” diye sorar. Muhsin Ertuğrul, tiyatroya sevdayla bağlı bütün arkadaşlarının içinde bulunduğu durumu tek cümleyle  açıklar: “Sayın cumhurbaşkanım, açız!”  



Elbette yalnızca bu yanıtla  yetinmez Muhsin Ertuğrul...Bilmektedir ki, tek kaygısı  karnını doyurmak olanlar seçmemektedir bu mesleği... Tiyatroculuk  kişisel bir tercih meselesi olmakla birlikte, toplumu yönlendirmekte ve ileri götürmekte tanımsız bir yerdedir. Bağımsızlık yolunda vakti zamanında dünyayı karşısına almış olan Mustafa Kemal’e asıl isteğini bildirir Muhsin Ertuğrul: “Efendim esas konservatuara ihtiyacımız var.” Cumhuriyetin ilk konservatuarının kurulması her ne kadar bazı  güçlükler nedeniyle altı yıl sonraya kalsa da,  karar o gece sabaha karşı verilmiştir. Hepimizin ezbere bildiği Mustafa Kemal’e ait şu özdeyiş de Ankara’daki Darülbedayi heyetini uğurlarken dökülür dudaklarından: “Efendiler! Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta reisicumhur olabilirsiniz ama sanatkar olamazsınız. Hayatlarını sanata vakfeden bu çocukları sevelim.”



Tiyatro alanında canla başla mücadele eden Muhsin Ertuğrul, sinemada da öncülüğünü sürdürür. 1931 yılında, Türkiye’nin ilk sesli filmi İstanbul Sokaklarında’yı çeker. İlk kez çekilen köy konulu bir diğer Muhsin Ertuğrul imzalı film de Bataklı Damın Kızı Aysel’dir ve 1934 yapımıdır. Sözümüzün burasında Muhsin Ertuğrul’un sinema kariyeriyle ilgili bir parantez açmak istiyoruz. Muhsin Ertuğrul, sinemayı, tiyatro kadar olmasa da, toplumsal işlevi bakımından önemsemiştir . Ülkede sinemayla  uğraşan az sayıda insan olması, onu adeta bir görev duygusuyla sinemaya itmiştir ancak taş yerinde ağırdır misali şurası kesindir ki, sinemada istediği sonucu alamamıştır.  



Muhsin Ertuğrul filmlerinin çok başarılı  olmamaları Türk sinemasının da uzun yıllar önünü tıkamış ve başarısız örneklerle dolmasına yol açmıştır bir görüşe göre. Hatta 1953 yılında çevirdiği, Türk sinemasının ilk renkli filmi olan Halıcı Kız’ın bir bankanın sponsorluğunda çekilmesi ve gişede başarısız olması da finans dünyasının çok uzun yıllar sinemadan uzak düşmesine yol açmıştır bazı çevrelere göre....



Tiyatroya yaptığı katkılardan dolayı 1930 yılında Alman hükümeti tarafından Goethe madalyasına layık görülen Muhsin Ertuğrul, ünlü oyuncu Behzat Butak’a jübile yaparak Türk tiyatrosunu jübile  geleneğiyle de tanıştırmıştır. Muhsin Ertuğrul ’un Türk tiyatrosuna getirdiği devrim niteliğindeki çok önemli bir yenilik de 1935 yılında Şehir Tiyatrosu bünyesinde kurduğu çocuk tiyatrosu olur. Çocuklara yönelik tiyatronun üvey evlat muamelesi gördüğü sürece, tiyatroda  atılacak diğer adımların kaçınılmaz olarak havada kalacağını  bıkıp usanmadan  dile getirmiştir Muhsin Ertuğrul  hayatı boyunca.



Çocuk eğitiminde dramanın bir yöntem olarak kullanılmasının ancak 1990’larda yaygınlaştığını göz önünde bulundurursak,  Muhsin Ertuğrul’un uzağı görmekteki başarısına ve insana yatırım ilkesine   bir kez daha saygıyla şapka çıkarmak gerekir...



Açılması büyük umutlarla beklenilen konservatuar, nihayet 1936 yılında hayata geçer.  Almanya’nın saygın tiyatro insanlarından Carl Ebert’in başına getirildiği bu kurumda Muhsin Ertuğrul da öğretmen olarak yer alır. Kendi kültürünü özümsemeden salt batılı öğelere dayalı bir tiyatro eğitimine karşıdır Muhsin Ertuğrul. Carl Ebert’le birlikte gelen bazı Alman hocaları yetersiz bulmaktadır. Carl Ebert’le yaşadıkları bir tartışma sonucu, Ebert’in “Alman hocalar giderse ben de giderim” restine, “Siz buradaki öğrenciler için lazımsınız. Ben giderim yanıtını verir.” Muhsin Ertuğrul, bir kez daha kuruluşuna ön ayak olduğu bir kurumdan, o kurumun selametini düşündüğü için ayrılır…Bırakıp gitmelere alışıktır Muhsin Ertuğrul...İlkeleri onun için çok önemlidir ama bu tartışmaların hiçbirinde tiyatroyu feda edecek kadar gözü dönmüş ve bencil değildir...



 Muhsin Ertuğrul, ileride kurulacak olan Devlet Tiyatroları’nın çekirdeğini oluşturan Ankara Devlet Konservatuarı Tatbikat Sahnesi’nin başına geçmek üzere Ankara’ya geldiğinde yıl 1947’dir. Şehir Tiyatroları’nın sanat yönetmenliğini, Devlet Tiyatroları genel müdürü olduğu 1949 yılında bırakır. 10 Haziran 1949’da Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan Devlet Tiyatroları, 1970 yılına kadar Devlet Opera ve Balesi’ni de bünyesinde barındırır. Kurulduğunda yalnız iki sahnesi vardır Devlet Tiyatroları’nın: Ankara Ulus’ta bugün de yaşayan Küçük Tiyatro ve Büyük Tiyatro.



1951 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı’na kızarak   genel müdürlükten istifa eder ve İstanbul’a döner Muhsin Ertuğrul. 1954 yılında tekrar kabul eder genel müdürlük görevini. İş başına geçer geçmez iki sahne daha açar Ankara’da. Bölge tiyatrosu çalışmalarına başlar. Devlet Tiyatrosu, bugün Türkiye genelinde yerleşik ve  gezici teşkilatıyla  bütün illerde düzenli olarak ‘perde’ diyebiliyorsa  bunda da en büyük pay, kuşkusuz Muhsin Ertuğrul’un ve o günlerin çabasınındır....



Muhsin Ertuğrul 1957 yılında bir kez daha  ayrılır Devlet Tiyatroları’ndaki görevinden. Tekrar İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun başına geçer. Devlet Tiyatrosunda edindiği deneyimleri burada da uygulamaya başlar. Yeni sahneler açar, oyuncu ve teknik ekip kadrosunu genişletir. Diploma veren bir kuruluş anlamında değil ama usta-çırak sistemine dayalı bir tiyatro okulu haline getirir İstanbul Şehir Tiyatrosu’nu. 1964’te Türkiye’de ilk kez Berthold Brecht’in bir oyununu ve Shakespeare’in 400. doğum yıldönümü nedeniyle beş sahnede beş Shakespeare oyununu sahneletmesi  tepki toplar ve  1968’de bir kez daha  görevine son verilir Muhsin Ertuğrul’un....



Muhsin Ertuğrul 1974’te tekrar Darülbedayi’ye dönene dek İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsünde ve özel bir tiyatro okulunda dersler verir. 1974 yılında, onca olan bitenden sonra yeniden Şehir Tiyatrosu’nun başına geldiğinde seksen iki yaşındadır Muhsin Ertuğrul Hoca. Türk Tiyatrosu’na unutulmayacak sayıda oyuncu, oyun yazarı ve sahne kazandırıp,  zihniyet devrimi yaşatan Muhsin Ertuğrul yoluna her şeye ve sekseni aşan yaşına inat devam etmeyi yeğlemektedir. Bu dönemde gezginci bir tiyatro kurarak İstanbul’un her yerinde temsiller verdirir  Muhsin Ertuğrul.. Hayatı boyunca ‘Öğrenmenin yaşı yoktur’  diyerek defalarca dünya şehirlerine gidip gelen Muhsin Ertuğrul 1974-76 arasındaki son sanat yönetmenliği döneminde açtığı üç yeni sahnenin yanı sıra, Yedikule Zindanları’nda bir açık hava sahnesi daha kazandırır şehre....



Yıl  1976 olduğunda Muhsin  Ertuğrul bulunduğu görevden artık son kez ayrılmaktadır. Türkiye büyük bir hızla yine bir askeri darbeye doğru yol alırken kamplara bölünen toplumdan tiyatro dünyası da payına düşeni  almıştır. Bütün ömrünü tiyatroya adayan Muhsin Ertuğrul da ne gariptir ki yeteri kadar katılımcı ve ilerici bulunmayarak hedef tahtasına konulmuştur.  Sözümüzün sonuna doğru bir parantez açarak şunu söylemek istiyoruz; Dünya üzerindeki bütün öncü isimler gibi Muhsin Ertuğrul da sıfırdan bir yapı oluştururken zaman zaman ‘dediğim dedik’ ilkesine yaslanmak zorunda kalmış ancak son noktada tiyatro kurumu ve sanatının selametini öne koymuştur. Bu olayda da istifa mektubunda şunu yazmıştır Muhsun Ertuğrul  “Baş gösteren ‘yerinden tiyatro yönetimi’ tartışmalarının  tiyatronun iç gerilimini artırdığını ve demokratikleşme çabalarının asla bu olmaması gerektiğini düşünerek görevimden ayrılıyorum...” 



Sanatla uğraşan, işi , yeniden yeniden aramak, sorgulamak ve göstermek  olan insanların büyük bölümünde görülen ego, Muhsin Ertuğrul’da yerini alçakgönüllülük ve hizmet aşkına bırakmıştır. Dile kolay, seksen yedi yıllık yaşamını, Türkiye’de tiyatronun yaygınlaşması, gençlerin tiyatroculuğu saygın bir meslek olarak seçmesi ve bu konuda kaliteli eğitim alabilmesi ve  yerli oyun yazarlarının iyi bir eğitimle yetişmesine adamıştır hocaların hocası Muhsin Ertuğrul .



1979 yılında Ege Üniversitesi Senatosu tarafından , Türk Tiyatro ve Sineması’na yaptığı büyük katkı ve hizmetten  dolayı ‘Fahri Doktor’ ünvanı verilen Muhsin Ertuğrul, 23 Nisan’daki bu törene hasta olmasına rağmen büyük bir özveriyle katılır. Ancak  altı gün sonra 29 Nisan 1979’da tiyatrocuların çok sevdiği deyimle söylersek ‘Ağaçlar gibi ayakta’ hayata veda eder . Son kez iner perdeler Türk tiyatrosunun hocalarının  hocası için...



Muhsin Ertuğrul da ölür ama ardında koskocaman İstanbul  Şehir Tiyatroları ve Devlet Tiyatrosu geleneği kalır kadir kıymetini bilmek isteyenler için....



( murat örem / 2010 / ankara / alper beşe’nin değerli katkılarıyla...

fotoğraf  / Can Yayınları / Ayşegül Çelik kitabı...)  

27 Şubat 2013 Çarşamba

hasan hüseyin korkmazgil ; "kısa çöplerin" kalın abdalı ve güpgüzel ozanı....

Hayal bu ya , bir gün yayınevim olursa adını “kısa çöp”  koymak isterim...

Dünya tarihi dediğiniz şey  “kısa çöpün uzun çöpten hakkını alma”  hikayesidir çünkü...

Ben ,  “kısa çöp uzun çöpten hakkın alacak elbette” mısralarının şairiyle büyüyen kuşaktanım... “ kör olasın demiyorum / kör olma da gör beni....” mısralarını da okuyan kuşaktanım elbette...

Birey olun birey olun..”  diye diye , bireyin mankurtlaştırıldığı , birey olmaktan yola çıkarak toplumun  insanı  ahlakının   içinin boşaltılarak “bana dokunmayan bin yaşasın ” haline getirildiği devirler dahil , Hasan Hüseyin’in bütün şiirleri, yazıları, mizah cümleleri ve tabi ki hayatı,  sonuna kadar  toplumcuydu...

Hasan Hüseyin’e de özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra,  bu toplumcu duruşunun bedeli  kusturula kusturula ödetilmiş ,  yalnızlık içinde bırakılma ve yok sayılma günleri yaşatılmıştır...

Yine de şanslıdır Hasan Hüseyin çünkü mesela bir Sabahattin Ali gibi 41 yaşında başı taşla ezilmemiştir...!!!

Hasan Hüseyin 1984 yılının 26 Şubat’ında uzun bir hastalık döneminin ardından öldüğünde de cenaze töreni bile ürkütecektir müesses nizamı...Hastaneden mezarlığı giden yolda kalabalıkların onu uğurlamasını engellemek için  her yol denenecektir...
Başarılacaktır da....

O Hasan Hüseyin ki ; hem “ sen aşk şiiri yazamazsın hasan hüseyin” demiş , hem de Ahmet Kaya’nın sesinde daha da ölümsüzleşen sevda şiirinin şahikasını bırakmıştır   şunları yazarak ;

“aramakmış oysa sevmek
özlemekmiş oysa sevmek
bulup bulup yitirmekmiş
düşsel bir oyuncağı
yalanmış hepsi yalan
sevmek diye birşey vardı
sevmek diye birşey yokmuş
acılardan artakalan
 işte bu bakışlarmış
 kuğu diye gözlerimde
 gün batımı bulutlarmış
 yalanmış hepsi yalan
 savrulup gitmek varmış
 ayrı yörüngelerde..”

Hasan Hüseyin Korkmazgil, 1927 yılında Sivas’a bağlı Gürün’de doğar...Korkmazgil Adana Erkek Lisesi’nin ardından  Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirdiğinde yıl 1950’dir...Artık Hasan Hüseyin için öğretmenlik yıllarıdır...İlk görev yeri Kahramanmaraş’a bağlı Göksun olur  Hasan Hüseyin’in ancak siyasi eylemler gerekçesiyle öğretmenlikten uzaklaştırılınca   çok zor bir dönem yaşar...

Öğretmenlikten uzaklaştırıldığı uzun yıllarda Sivas ve Gürün’de işyerlerine tabelalar yapar, portreler çizer, arzuhalcilik hatta inşaat işçiliğinde çalışır  Hasan Hüseyin Korkmazgil...
1960 yılından sonra öğrencilik yıllarını da yaşadığı Ankara’da yeni  bir dönem başlar Hasan Hüseyin için...Hasan Hüseyin’i Türk şiiri, edebiyatı ve mizahında öne çıkaran Ankara yılları olacaktır çünkü...Şiirlerini de keskin ve bıçak gibi söyleyen Hasan Hüseyin , dünyanın ve Türkiye’nin içinden geçtiği “kısa çöp uzun çöp” günlerinin tanık ve sözcülerindendir artık...Bu günlerde de emeğin, insanın ve halkın yanındadır  şair....

Şiirleri  yüzünden defalarca yargılanacak olan Hasan Hüseyin’in mizahçı yanı şairliğinin ve şiirlerinin gölgesinde kalır...Bugün bile Hasan Hüseyin Korkmazgil denince akla ilk gelen onun toplumcu yanı ve unutulmaz  şiirleridir...

Hasan Hüseyin  , Karagün Dostu şiirinde de , Rus edebiyatçı Boris Pasternak’ın da bir şiirinde anlattığı , şiir- hayat ilişkilerine  dair ironik ifadeler kullanır ve şunları der  :
biliyorum
matarada su
torbada ekmek
ve kemerde kurşun değil şiir

ama yine de
matarasında su
torbasında ekmek
ve kemerinde kurşun kalmamışları
ayakta tutabilir
biliyorum
şiirle şarkıyla olacak iş değil bu
dalda narı
tarlada ekini kızartmaz güvercin gurultusu
ama yine de
diler arasında bıçak gibi parlar kavgada
şiirin doğrultusu
göz güzü görmez olmuş
tek bir ışık bile yok
yürek bir yaralı şahindir
döner boşlukta
belki bir şiir
belki bir şiir kırıntısı
çalar kapımızı umutsuz karanlıkta
yoklar yüreğimizi
iğilir yaramıza
dağıtır korkumuzu
ve karşı tepelerden, gürül gürül bir kalk borusu

Ankara günlerinde farklı dergilerde çalışan Hasan Hüseyin, sanat sayfalarını da yönetir....Ünlü Kızılırmak isimli şiir kitabı nedeniyle,  hakkında 142. maddeden  dava açılan Hasan Hüseyin  zor zamanlardan sonra beraat eder... 142. maddeden yargılanmak  dönemin bir çok yazarının korkulu rüyasıdır o yıllarda...

Şiire lise yıllarında başlayan Hasan Hüseyin’in ilk şiiri 1959 yılında Dost dergisinde çıkmıştır.... Hikayeci Nezihe Meriç’in de eşi olan Salim Şengil’dir  Dost Dergisi’nin kurucusu ...Salim Şengil ve Nezihe Meriç’in karı koca olarak çıkardığı  Dost ,  ismiyle müsemma biçimde dönemin bir çok isminin altına sığındığı yayın olur o dönemde...Bu yıllarda, bir taraftan da  mizahi hikâyeleri yayımlanır Hasan Hüseyin’in....

Politik duruşu mizahçılığını gölgede bırakan Hasan Hüseyin’e göre, sanılanın aksine gülmece çok ciddi bir iştir ama gülmece yazıları da unutulmaya mahkum olabilir.. Hasan Hüseyin gülmece yazarlığı yönünü zamanla geri plana atması konusunda kendini de eleştirmiştir yaşarken...

         Hasan Hüseyin, Türkiye tarihinin öne çıkan işçi eylemlerinden birini anlattığı  Kavel kitabı ile 1964 Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazanır...Kitabın adı olan Kavel, o dönem işçilerinin çalıştığı  fabrikanın ismidir... Kızılkuğu kitabıyla TRT Sanat Başarı Ödülü'nü, Filizkıran Fırtınası kitabıyla da  Ömer Faruk Toprak ve Nevzat Üstün Şiir Ödüllerini alır Hasan Hüseyin...

Hasan Hüseyin altmışlı yaşlarına varamadan 1983 yılında ağır bir beyin kanaması geçirir ve uzun  süre  bitkisel hayatta kalır... 1980 darbesinin bulutları dağılmamışken yaşanan büyük sağlık sorunu günlerinde, Korkmazgil ailesinin acısı daha da katmerlenir....Darbe öncesi günlerinde bile bir çok zorluk yaşayan Hasan Hüseyin Korkmazgil, askeri darbeden sonra daha da sakıncalı olmuştur çünkü...

Takvim  26 Şubat 1984’ü gösterdiğinde  hayatın kampanası Hasan Hüseyin Korkmazgil  için de son kez vurur....

57  yıllık ömür yolculuğunun sonundadır ‘ağlayanlar bir gün güler elbette’ diyen şair de...

Hasan Hüseyin’in geçirdiği  beyin kanamasından ölümüne kadar yaşanan  çok zor günlerde , eşi Azime Korkmazgil  isminin çağrıştırdığı gibi azimle ayakta kalır hem kendisi  hem oğulları Temmuz hem de eşi Hasan Hüseyin için...
Sanki bu günleri görerek yıllar önce Karıma Altıncı Evlilik Yıldönümü Armağanı  şiirinin bir yerinde de  şu dizeleri yazmıştır Hasan Hüseyin : 

“ seni ben
ekmek paramız olmadığı günlerde de gördüm, yiğittin
seni ben
korkunun kara tırnaklı titrek elleri
bileklerime bir hayalet gibi sarıldığı günlerde de gördüm, yiğittin (...)

hasta yatağımın baş ucunda yiğittin
soframızda kuş sütü balık yumurtası yoksa da
işçi ellerinin tadı
aydın gözlerinin balı var

ne zaman kekik koksa
gül koksa çamaşırlarım
elma erik ceviz zeytin portakal
anam koksa çamaşırlarım
ucuz çamaşırlarım
ucuz sabunlarda ellerini anımsarım
ellerin
canım karım ellerin
yaban güllerine mısralara pırnallara değen ellerin
ellerin
canım karım ellerin


Sözün , yazının başına dönelim ; Hayal bu ya , bir gün bir yayınevim olursa adını “kısa çöp yayınları ”  koymak isterim...Dünya tarihi dediğiniz şey  “kısa çöpün uzun çöpten hakkını alma”  hikayesidir çünkü...
        
Bütün ömrü boyunca kısa çöpün hikayesini yazıp,  hakkını almak için kendinden vazgeçenlerden olan Hasan Hüseyin hep yaşayacak...

Ölümünün 29.yıldönümünde de yaşayacak...
129. yıldönümünde de yaşayacak...
Şiirlerle yaşayacak, bestelenmiş eserlerde yaşayacak...

         Siz Hasan Hüseyinlerin kıymetini bilseniz de yaşayacak ,
bilmeseniz de yaşayacak...

Siz gideceksiniz biz gideceğiz....
Hasan Hüseyinler kalacak...

Kısa çöple uzun çöpün hikayesi sürdükçe kalacak...
Hep kalacak...
Daima kalacak...
İyi ki de kalacak...

( murat örem / 27 şubat 2013 / ankara...)