*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

4 Ekim 2017 Çarşamba

uzun yol sevdalınızı da, uzun yol otomobilinizi de mutlaka "hayata baktığınız" yönden seçin ! biraz da kibirli olanlarını tercih edin...kibir de hak edilirse yakışır çünkü !

                               abi kardeş öremler...susurluk...eylül 2017



-aşağıdaki yazıyı, otomobilinizin CAN GÜVENLİĞİNİ sorgulayarak okuyunuz....aracın rengi, modeli, janjanlı göstergeleri iyi de, iş başa düşünce, o süslü tamponlar, o metalik boyalar, o rengarenk göstergeler  rimeli akmış düğün güzellerine dönüveriyor...nasıl, düğünde binbir  makyajla gördüğü bir hanımla, dışarıda karşılaşınca, gulyabani görmüş gibi şaşırıp korkar ya bazı erkekler :) bu süslü otomobilllerin de kaza anında inanın bu örnekten hiiiç farkı yok...uzun yol hikayelerine başlıyoruz :)  

                                                  ......

hafta sonu 1500 km'den fazla  yol yaptım şoför olarak...



giderken 2  dönerken 3 kişiydik...
gecenin bir vakti çıktık yollara ankara'dan kardeşim ayşın'la...
istikamet   körfez diyerek....




kilometre kilometre kıvrıla kıvrıla geride kaldı yollar
polatlısı, eskişehri,  bursası,  "susurluk"u balıkesiri...dedik...
ama durmadan ve gecede ilerleyip 
yürüdük gittik ömrümüzün gençliğinden...


kapının önünde hırlayarak durduğunda  italyan aygırı
"taşkın hocanın"  karaağaç / gömeçteki adresindeydik...



sabah ezanları okunuyordu hayyel el,  felah felah...
tetikte  bekliyordu bizi merakla annemiz  müjgan hocanım...



öptük müjgan hocanımın ellerinden abi kardeş...
en son ağustosta öpmüştüm o eli...
araya yine yollar  kelimeler , bir de  gönüller girmişti...
ikimiz de alışıktık bu hallere, med cezirlere  :) 


yazlıktaki evin içinde sanki hayat yine başa dönmüştü...
aradan sanki 50 yıl geçmemiş  gibiydi...
o ilk çekirdek örem ailesiydi işte yine karşımızda...
anne vardı...abi vardı...kızkardeş vardı....



baba neredeydi ? 
neredeydi baba ? 


taşkın hoca yoktu...desem de...
elbette taşkın hoca da vardı...


yazlıktaki gül kurusu koltuğun üzerinde oturuyordu..
ayaklarını uzatmış bizlere bakıyordu mavi mavi !!!
ben gördüm taşkın hocayı...başkalarını bilemem.... 


                                            ........

çeyrek asra ulaştı direksiyon başına oturmalarım...ne çocukluk ne gençlikte  hayalim olmadı otomobiller şunlar bunlar...biraz da bu yüzden taaa 20'li yaşlarımın sonuna  geldi  ehliyetli olma günlerim...hakkı teslim etmem gerekir ki, çocukların annesi ısrarcı oldu "murat gerekli bu ehliyet senin için " diye...onun benden çok önce vardı ehliyeti...cüzdanının içinde çok güzel dururdu...arada o ehliyeti kaybeder, yenisini çıkarır yine cüzdanına koyardı :)  hep birlikte gülerdik bu duruma da...


bana ısrarcı olmasa yine de  bu kadar kısa sürede  heves etmezdim bu ehliyet işlerine...ama çeyrek asır önce söz dinledim ve aradan çıkardım ehliyet işini...bir iki pratiğin ardından da attım kendimi yollara...ilk otomobilimiz orijinal italyan beyaz 60 uno s'ti...1993 yılının italyan üretimiydi...bugün bile hala sevgiyle hatırlarım o ilk otomobilimizi...o uno'yla da  ne yollar ne dağlar aştık çünkü...uno'yu sevgiyle hatırlarım ama sonra birden o araçla hatırlı bir kazaya karışsaydık neler olabileceğini düşünür tepeden tırnağa ürperirim....çünkü hızlı geçen bir tırın yanında bile direksiyonu tam konsantrasyonla tutmazsanız küçük bir tsunami yaşardınız içinde :)




murat yalnızca aklına yatanı yapar, ortalık yıkılıp dökülse bile kafasına koyduğunu mutlaka yapar analizi (!)  yıllardır üzerime yapışıp kalsa da, ben etrafını mutlaka dinleyen biri oldum hep...hem de enikonu dinledim...söylenenler yol gösterip aklıma yattıysa da kimin söylediğine bakmadan, hatta fikri söyleyeni artık sevip sevmediğime de bakmadan hep açık oldum değişimlere, yol göstermelere...bu ehliyet işi de tam böyle oldu...

                                               .....

gömeç karaağaçtaki  yazlıktan annemiz müjgan hocanımı da alarak susurluk ve ankara'ya ilerlemeden önce bir kez daha döndü evin kilidi...geçen sene taşkın hoca çevirmişti anahtarı kilidin içinde ! son olduğunu hangimiz bilebilirdik...hayat böyle bir şeydi....yola çıkarken sidikli de bir hava vardı dışarıda... soğuğu da sanki aralık ayından ödünç almıştı...pazar sabahı  üç kişiydik italyan aygırının içinde..



bütün yol boyunca yağdı o yağmur...kah ipil ipil kah şakır şakır...özellikle mezitler bölgesinde adeta kovadan döküldü...ve yol bir ara adeta görünmez oldu zeminde birikmiş tuzaklı sulardan dolayı...çeyrek asırdır 10binlerce km aşmış biri olarak özellikle yol kenarında birikmiş suyun ölüm olduğunu bildiğim için çektim ayağımı gaz pedalından....100 ve 90 km/saat arasında ilerledim...bir taraftan da yolcuların :)  dikkatini dağıttım olumsuz kaygılar içinde olmasınlar diye...ilerlerken gördük ki bir fiyakalı crossover yolun kenarına uçmuş, hamam böceği gibi ters dönmüştü...kalabalıktı ortalık...büyük ihtimalle birden fazla ölüm vardı....




bu gördüğümüz kaza anından kısa bir süre önce dümdüz bir hatta giderken,  ben de yaşadım  bir tecrübeyi o yolda...sanki görünmez bir el, italyan aygırını tutup ısrarla yolun kenarına çekmeye çalışmış, ittirip kaktırmıştı enikonu  bir iki saniye içinde...her şey o kadar kısa sürede olmuştu ki...sımsıkı tutmuştum direksiyonu...suların içinde adeta o el pusu kurmuş gibi hepimize bir tırpan sallamış ama tutturamamıştı !!! muhtemelen ne annem ne kardeşim  anlamadı bu anı...ama ben serin serin yaşadım o tırpanın sallanmasını....ben ve italyan aygırı iki saniye içinde o eli tutup bükmüştük !!!! 




sen beni karda da yağmurda da çamurda da öyle kolay kolay ASLA yoldan çıkaramazsın,  ben etrafında gördüğün o kofti otomobillere benzemem...yaşım başımla çok gün gördüm ben demişti italyan aygırı  ALFA ROMEO...


eh benim de saçım sakalım değirmende ağarmamıştı...

                                                   ......

ankara'ya vardık  sakin sakin ...
sonra herkes dinlenmeye çekildi...
bir gün geçti aradan...
unuttum yollarda geçen o zor saatleri...
geçti tatlı tatlı yorgunluğum bir telefonun ucunda...




arda'yla pazartesi akşamı giderken  babaanne  hoşgeldinine...
ayşın halası ve hakan eniştesinin evine, alp'in yanına...
yine içindeydik italyan aygırının...



eskişehir yolunda hızla  ilerleyen trafik küt diye durduğunda...
saliseler içinde bastım frenine otomobilin...
takır takır takırdadı  abs'ler ayağımın altında...
fakat zemindeki ıslaklıkla bir ses çıktı iki saniye sonra....



tatsız bir sestir o, bilenler bilir...
hele bir de şiddetliyse yaşanan,  toz duman olur etraf...

zincirleme kaza dedikleri tam da buydu işte :)))



indik italyan aygırının içinden...
üç araç birbiriyle fazlasıyla samimiydi :)
önümüzdeki aracın neredeyse arkası artık yoktu...
önümüzdeki aynı aracın neredeyse önü de yoktu ...
en öndeki aracın tamponunda vardı epeyi,  ne varsa...



arda'yla iki gamsız...bir de bizim italyan aygırına bakalım dedik...
ön tampondaki küçük bir boya çatlağı dışında kibirli kibirli sağına soluna bakınıyordu bizim alfa romeo...tek bir çizik yoktu neredeyse...ben ki o zincirleme çarpma sesini  duyduğumda tamam murat şimdi arabanın boyası şusu busu derken en az 10 gün kaskodan alacağın   "eh işte otomobillerle"  idare etmeye hazırlan diye aklımdan geçiriyordum :)




ama inanın tek bir çizik yoktu otomobilin önünde...
fakat önümüzdeki arabanın hem önü hem arkası yoktu !!!


zincirleme temas sonrası bilindik şeyler işte...
trafik sigortaları , poliçeler şu bu...
evrak doldurma vakitleri...


o anda karşımıza çıkan mükemmmel insan trafik polisleri...
onların rahatlatan, yardımcı olan İNSAN davranışları...
arda'nın gördükleriyle yaşadığı mutlu şaşkınlık....
hepsi hepsi derken , bir şey olmamış gibi yetiştik yemeğe....



iki günde iki kritik rüzgar esmişti etrafımızda...
şükür hep aynıydık hala aynıydık....


aklımdan şunlar geçti iki gün arka arkaya yaşadıklarımda...
anne babanızı kardeşlerinizi seçme şansınız yok...kabul...



anne baba kardeş ve akrabada  hayat biraz da piyango ...
ben bu piyangoda BÜYÜK İKRAMİYE kazananlardanım...
bu da kabul....şükür....



ama  çok seveceklerinizi  seçmek sizin elinizde...
çok güveneceklerinizi seçmek sizin elinizde...
dostlarınızı seçmek sizin elinizde...
düşmanlarınızı bile seçmek sizin elinizde...



ve  upuzun yollar yürümek istediklerinizi seçmek de sizin elinizde...
sevgilinizi, eşinizi , sevdalınızı seçmek yalnızca  sizin elinizde....


ve bir de eğer trafiğe çıkıyorsanız 
bir otomobiliniz varsa , o otomobili de seçmek sizin elinizde....



nasıl sevdalınızı yalnızca kaşına gözüne makyajına bakıp seçtiğinizde; ilk uykuda  o boyalar akıp bir de ortalığı batırıyorsa, otomobilinizi de,  fiyakalı jantlarına, süslü kalıbına bakıp aldığınızda emin olun ki ilk zincirleme kazada,  kendini ton balığı konservesi kutusuna çeviriveriyor....



benim 50 yaşında 
günler haftalar aylar içinde 
bir kez daha bir kez daha 
aldığım hayat dersi şu...


                                         uzun yol sevdalınızı  da , 
                                         uzun yol otomobilinizi de
                                 mutlaka ama mutlaka 
                                 hayata  baktığınız yönden  seçin !!!


                             zor zamanlarda , kaza belalarda 
                                 boyaları akmayan
                                 boyaları dökülmeyen
                          insanlar ve otomobilller  seçin...



hatta insanı da otomobili de biraz da kibirli olanlardan seçin...
kibir de içi doluysa kişinin  hakkıdır çünkü :)


alfa romeoların da hakkıdır :)  


ben artık öyle yapıyorum...
artık heeep öyle yapıyorum....

sevdada da , yolculukta da 
ne büyük mutlulukmuş...
ne büyük güvenmiş...
ne büyük konformuş...
ne büyük huzurmuş :) 

bu keyfi 
ne ben anlatabilirim...
ne  siz anlayabilirsiniz....

( murat örem / 04 ekim 2017 / ankara ) 












24 Eylül 2017 Pazar

sanatsız kültürsüz estetiksiz kalan bir toplum perişan olur, perperişan olur, lime lime olur... hiçbir ama hiçbir güçle de bir daha toparlayamazsınız !!!


  •                  gitar çalan oğlunu huşu içinde :) dinleyen baba / ağustos 2017


    soruyorlar bazen; kelimelerin hakkını nasıl bu kadar güçlü veriyorsun murat  her yazında,  her cümlende  diye...? şaşkın bir yüz ifadesiyle boş boş bakıyorum ben de ve şöyle diyorum genellikle; 



    "böyle bir şey yok ki...
    hayatın hakkını vermek var...
    hayatın hakkını verirken 
    kelimelerin de hakkını verirsin, 
    okumanın yazmanın söyleşmenin de, 
    sevmenin, kızmanın, ayrılmanın da hakkını verirsin...
    mesele onun bunun hakkını vermekte değil...
    mesele hayatın hakkını vermekte..."



    bu cümlelerin ardından kah anlayarak bakıyor birileri...kah boş boş...kah kıs kıs...kah hınzır hınzır...lafımı söyleyip yürüyüp gidiyorum ben de...çok mim koyarsam boş boş bakanlara bir de sigara yakıyorum çat diye ve hiç yapmadığım şeyi yapıp o gözlere doğru üfleyiveriyorum !!!



                                aslında hikaye çok  basit,
                              hayatın hakkını verdiğinde 
                             çok şeyin hakkını veriyorsun...



    karlı bir dağ yolunda ilerlemek de...
    güneşin alnında suya girip yüzmek de...
    bir otobüsün içinde yazılara gömülmek de....
    çok kızdığın anda ağız dolusu küfretmek de...
    tek bir eli sımsıkı tutup  rüzgara karşı yürümek de....
    yastığa  dökülen güzelim saçlarla geceleri boyamak da...
    hayatın hakkını vermenin bin bir yolundan biri, çünkü...




    derin  bir  türkü sesi
    karşınıza çıkan heykel
    tiyatro salonundaki replikler
    kahve eşliğinde içilen mis gibi tütün
    dişlenen kıpkırmızı bir elma
    asansörde edilen günaydın da....
    hayatın hakkını vermenin binbir yolu....




    evinizin balkonunda otururken, karşıdan  gelen gitar sesi sizi mutlu etmiyorsa, okula giden bir  gencin  yüzündeki huzur ve mutluluk içinizi titretmiyorsa, çocuklarınızın iştahla yemesi  değil de imtihan notlarıysa odaklandığınız, sevdiğinizin yüzündeki küçücük bir gölge sizi hakkıyla üzmüyorsa, bir tabloya bakarken gözünüze ışıldama yerleşmiyorsa, masanıza bir demet çiçek koymayı onca yıl akıl etmediyseniz, eşinizin kapıdan girişinde yalnızca elindeki poşetlere bakıyorsanız... 



    ....insanlık imtihanından çaktığınızın resmidir..
    hayattan tasdiknameyle uzaklaştırılmanız  !!!  gerekir...




    yazının tam burasında şimdi sizinle  bir alıntıyı paylaşalım;bu kötü insanların bu estetikten uzak ve basit insanların hangi iklimde büyüdüklerine de kafa yoralım ama...
    çünkü iyilik ve doğruluk gibi,  kötülük de bulaşıcıdır...iyilik ve doğruluk aritmetik  artar ama kötülükler dünyanın her yerinde daha da büyük sıçramalarla  geometrik hızlarla artar... altında kalır perperişan olursunuz !!!
  •                                           .....



    işte paylaştığımız alıntı...

    "sene yanlış hatırlamıyorsam 1999'du ben 11 yaşında bir çocuktum. bir sıcak yaz akşamıydı ankara batıkent'te. karşı apartmanın pek yaşam belirtisi olmayan dairesinin balkonunda bir masa ve masanın etrafında ellerinde gitarlarıyla iki genç adam oturuyordu. birden sesleri siteyi kapladı. mükemmel bir ses sitede ali ekber çiçek'ten, mahsuni'den, pir sultan'dan ve daha nice anonim ezgiyi yankılandırıyordu. hepimiz hayranlıkla dinliyorduk. hatta türkülerin sonunda alkışlarımızla takdirlerimizi de yolluyorduk. 
    ama ruhu karanlıklardan birisi çıkıp site meydanına küfürler ederek bağırdı bu gençlere. içeriye girmelerini kimsenin onları dinlemek zorunda olmadığını söylüyordu. halbuki henüz daha akşam 9'du. annem balkondan aşağıya bu adama neden küfür ettiğini sorarak tersledi. "senin bağırışın, küfürlerin bizi daha fazla rahatsız ediyor pis adam" diye bağırdı aşağıya.fakat bir kere dağılmış, bozulmuştu o büyü. gençler içeriye kaçtı hiç ses etmediler. hiç cevap vermediler o adamın sözlerine. sadece gitarlarını alıp, balkonun ışığını söndürüp içeriye geçtiler. annem, ben, babam ve o zaman misafir olarak gelmiş halam çok üzüldük. (...)  o abiler daha fazla kalmadılar sitede. birkaç ay sonra taşındılar.  o küfürleri eden pis cahil kasabalı ise birkaç yıl sonra site meydanında iğrenç klavye, elektro bağlama ve darbukalı bir iç anadolulu düğünü yaptı ...( muchacho mkg / ekşi sözlük




    alıntı burada bitiyor... 
    şimdi en başa dönelim...
    insan niye yaşar...
    insan neyle yaşar....


    türküler yoksa...
    paylaşmak yoksa...
    duygular yoksa...
    notalar yoksa...
    tablolar şiirler  yoksa...
    sevmek özlemek  yoksa...
    kızmak, gönül koymak yoksa...
    insani güzellikleri çoğaltmak 
    aşık olmak , sevdalanmak yoksa...



    insan niye yaşar....
    insan neyle yaşar...



    yalnızca arsa alıp satmak için mi
    otomobillere binmek için mi
    külliyatlı miras bırakmak için mi
    her şeyin fiyatını bilip 
    kıymetini bilmemek için mi...
    yaşar insan...!!!



    merak edenler için söyleyelim hadi...
    aslında armut piş ağzıma düş bu sitenin  tarzı değil...
    murat örem'in tarzı hiç değil...




    yukarıdaki alıntıda bahsedilen isim tam aşağıda...işte yıllar önce bir sitede sesiyle insanlara müzik ziyafeti çekip , bir başka kültür sanat estetik düşkünü sakinin ! hışmını çeken isim  şuymuş...haluk tolga ilhan...dinleyin kararınızı siz verin....



    bir toplumda güzele estetiğe kültüre dair bırakın gönülden sahiplenmeyi,  sistemli bir saldırı varsa orada herkesin dönüp kendine bakması gerekir...



    çünkü bu gidiş 
    kimseleri selamete çıkarmaz...!


    sanatsız kültürsüz estetiksiz kalan bir toplum
    perişan olur, perperişan olur  lime lime olur...
    hiçbir ama hiçbir güçle de bir daha toparlayamazsınız....



    benden hatırlatması...
    döne döne bıkıp usanmadan hatırlatması...!!!
    (  murat örem / 24 eylül 2017 / ankara )
     

22 Eylül 2017 Cuma

550. yazı...!!! karda yağmurda çamurda !!! aşkta acıda kavgada !!! ölümde kalımda hayatta !!! yazmak !!!


                           

                               cide / temmuz 2015 / foto / arda erhan örem

                                                  ( 550. yazı....)


garip bir eylül yaşattı bize tabiat ana...
temmuz ağustos sıcağı kıskandı,   
eylülün  öfkeli  güneşini...


vardır bir hikmeti bu işin de diyeceğiz artık...
vardır bunun da bir hikmeti....


o kadar sıcak oldu ki  eylül
ankaranın en yüksek semtinde bile
balkonun kapısına uzanırken
bir fırının önünden geçer gibi hissettim günlerce...


artık bundan sonra yağmur varmış  diyorlar...
artık sonbahar olacakmış gerçekten diyorlar...


bekleriz yağmuru da ...
bekleriz...


neleri beklemedik ki...

gidenleri mi....
gelenleri mi...
gidemeyenleri mi...
gelemeyenleri mi...


anlatanları mı...
konuşamayanları mı...

ışıklı bir yaz akşamında 
uzaklardan geçen gemilerin yolcularını mı...

yaşayanları mı...
ölenleri mi...

yaşarken ölmüşleri mi....


kimleri beklemedik ki...


bekleriz....
yağmuru da bekleriz....


türkçenin en selis kalemlerinden 
ahmet hamdi tanpınar'ı okuya okuya 
o günleri de bekleriz....

                 Her Şey Yerli Yerinde

Her şey yerli yerinde; havuz başında servi
Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan,
Eşya aksetmiş gibi tılsımlı bir uykudan,
Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi

Her şey yerli yerinde; masa, sürahi, bardak,
Serpilen aydınlıkta dalların arasından
Büyülenmiş bir ceylan gibi bakıyor zaman
Sessizlik dökülüyor bir yerde yaprak yaprak.

Biliyorum gölgede senin uyuduğunu
Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin
Hazların aleminde yumulmuş kirpiklerin
Yüzünde bir tebessüm bu ağır öğle sonu.

Belki rüyalarındır bu taze açmış güller,
Bu yumuşak aydınlık dalların tepesinde,
Bitmeyen aşk türküsü kumruların sesinde,
Rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner.

Her şey yerli yerinde; bir dolap uzaklarda
Azapta bir ruh gibi gıcırdıyor durmadan,
Bir şeyler hatırlıyor belki maceramızdan
Kuru güz yaprakları uçuşuyor rüzgarda.

                                                  ahmet hamdi tanpınar

     (  murat örem / 22 eylül 2017 / ankara...)  
                   
                          suavi karaibrahimgil/yağmur

                  

17 Eylül 2017 Pazar

şar'Z' soketi bozulmuş telefonumla bakıyoruz birbirimize karşılıklı.hani bir bitmiş sevdada "kamil ben seni seviyorum" der leyla ama ikisi de bilir artık sevilmediklerini...öyle bir his işte:)



                                           fotoğraf / nur dilek / melbourne / 2017

gece vakti düştü elimden 0 533 361 .. .. küt diye...
gece vakti dediysem sabahın 4'ü filan ! 
benim için gece vakti işte,  yıllardır....
bir fincan kahve iki dal cigara içecek vakit bile var daha !!!



ulen murat örem, hay senin eline deyip aldım yerden telefonu...
hemen taktım  gözlüksüz halimle şarZına...
o melankolik klink sesi bir türlü çıkmaz oldu ama...
bir saniye iki saniye üç saniye....bekledim...
kabullenmek istemedim acı gerçeği...



anladım uzun süredir habire naz yapan 
şarZ cihazı beğenmeyen  nazlı telefonum 
çabalama kaptan ben gidemem diyor...
bir türlü bir türlü şarZ olmuyor...

 

hemen seslendim evdeki teknoloji bakanı:)  arda'ya...
bu saatte hayırdır hacı abi:)  diye girdi odaya  arda...
dedim böyle böyle...suyundan da koy !
çok bile çekti senin kahrını baba,  garibim dedi arda...
at gitsin,  al HEMEN yenisini demeyi de ihmal etmedi...




evladım biz paket iplerini, rafyaları biriktiren
çatlak yemek tabaklarını bile atamayıp
saksı altı yapan kuşakların çocuklarıyız...
konuşma böyle dedim dangır dangur...

hasta kurtulur mu onu söyle bana....!

 

allahümse sabirin çeke çeke denedi bir iki arda...
kabloya söylendi ekrana vurdu bir iki  ama...


anladım ki hasta iyi halli bir komada...
gerekli oksijen takviyesi yapılmazsa 
kan naklinde bulunulmazsa sonuç belli...



ekrandaki pil durumuna baktım yüzde 32...
eh yarın öğleye kadar  idare eder
sonra da bakarız çaresine dedim mogur mogur...
-gerçi yarın artık bugün:)saat sabahın 4.30'u olmuş-


 
yattım...uyudum herhalde,  bir süre sonra...
inadına çaldı sabah da telefon cayır cayır...
hele bir de kartalın efsane marşına ayarlamışım ki zil sesini
"sen benim damardaki kanım 
alnımdaki yazım
şanlı BEŞİKTAŞIM..." 
diye diye gümbürdüyor  bizim tekaüt ...

 


bu güzelim BEŞİKTAŞ marşını 
nerede dinlesem içim gidiyor da 
bu sefer hakikaten içim gidiyor her gümbürtüde ...
biliyorum ki her telefon çalışı 
pil yüzdesini  3-5 puan daha aşağı çekiyor...

 

arayanlara kısa mesajlar attım böyle böyle diye...
bir taraftan da düşünüyorum kara kara
işler sarpa sarar da yeni telefon almak gündeme gelirse diye
whatsappı burada twitterı yahoosu işcepi ınstagramı...
bir de 6 aydır başıma facebooku sarmışım:)
hepsinin şifrelerini bul yeniden yükle şu bu...
altından kalkacağım iş değil...




ben ki 30 yıl önce ilk sigaralarını 
muhtar çakmağıyla tekel kibritleriyle yakmış adamım....
öylesine eskimiş bir adamım yani...



bu işleri yapmak yerine 
yüz sayfa yazıyı bir günde yaz desinler
vallahi gözü kapalı kabul eder
bir de üzerine keyif sigarası yakarım
yırttım dünyanın en kahırlı işinden diye...


öyle mesafeliyim anlayacağız bu işlere....



                                  teknolojiyle aramda 
                            deli bir aşk var, var olmasına da
                     asla aşık olmadığı kadını kırmamak için
                     gözlerini kapatıp dudağının ucuyla öpen
                          sonra da  dudaklarını kurulayan
                       italyan sineması  zamparaları misali
                                köprüyü geçene kadar:)
                             benim de teknoloji aşkım işte....




yanımda kim olursa olsun
saat kaç olursa olursa olsun
hangi keyfin ardından yaşanırsa yaşansın
sokakta yatakta sofrada kırmızı ışıkta
evet seviyorum, çok seviyorum ;

telefonumdan gece gündüz haber okumayı...
blog istatistiklerime saat saat bakmayı...
maillerimi hemen okuyup cevaplamayı....
çektiğim fotoğrafları tasniflemeyi....
facebook selamlarını karşılıksız bırakmamayı...
sbf 89 grubundaki yazışmaları okuyup
oralarda da iki satır karalamayı...


seviyorum...çok seviyorum....
itiraf edeyim , çok çok seviyorum..




ama istisnalar dışında
telefonu asıl işleviyle kullanmaktan
birileriyle konuşmaktan 
hakkıyla tövbe istiğfar ediyorum !!!



o ekrandan haber yazı okumak için
hiç farketmiyor nerede olduğum kiminle olduğum...
kimse kusura bakmasın,  ben aynı anda 
telefonla konuşurken düdüklünün altını kısabilen
bunun yanında ev halkına  tatlı  talimatlar verirken
pencereleri kapatın yağmur gelecek diyebilen
bütün bunları yaparken de havuz problemlerini çözen
tılsımlı bir ikizler burcu erkeğiyim...




evet, bütün ikizler burcu erkekleri gibi de biraz narsistim...
eskiler buna a harfi yerine e harfi koyarak 
"ukEla" derler bilirsiniz...
yeniler de megaloman diyor :)



neyse efendim konuya dönersek...

çıktım evden yüzde 2 pil gücüyle...
anladım ki tepetaklak düşen telefon  beni 
erasmusa giden sevgilisini üç günde unutan
netamali bir ilişkinin son anlarında yeni aşklar arayan
güzel kadınlar yakışıklı genç erkekler misali 
daha kızılay dolmuşuna binmeden terk edecek...



hazırlıklıyım artık acı gerçeği kabullenmeye...
şehrin kalbinde otopark arama derdine düşmemek için
italyan aygırını da otoparkta bırakmışım...



bindim dolmuşa ....
inenler binenler....


güzel kadınlar genç kızlar...
yorgun erkekler bezgin adamlar...


baktım ki kadınlar her şeye rağmen hayatla daha barışık...
saçlar röfleli, boyalı, yüzler gözler rimelli...
biz erkeklerin böyle bir tarafı var...kabul edelim...
kadınların yanında daha pejmurdeyiz...
daha özensiz daha bakımsız daha kolay vazgeçmiş hallerdeyiz... 
ter kokusuna falan hiç girmiyorum...



hasılı kelam gidiyoruz tıngır mıngır....
müsait yerde iniyor biniyor ahali...
yıllar olmuş dolmuşlara böyle binmeyeli....
güzel de bir tarafı bu işlerin kırmızı ışıklara falan bakmadan...
gidiyorsun gidiyorsun telefonunu çıkarıp haber okuyorsun...
dolmuşlara binmiyorum ama otobüslere binmişliğim var...
idmanlıyım yani cep telefonumdan haber okumalara yolda da....



attım elimi telefonuma 15 dakika en az 2 makale okumadır diye...
fakat kapkara bir pencere bakıyor bana...
ben de o ekrana bakıyorum alık alık...
murat örem sen zaten telefonunun tamiri için dolmuştasın..
nasıl okuyacaksın haber maber makale şu bu...
diye söylenirken buldum kendimi....



sevgilisinin başka birine yazdığı
netamali whatsapp mesajına denk gelmiş de
ekşi üzüm kılıklı ifadeyle hesap sorar gibi baktım ekrana...
yarım saat içinde yapamazsa usta seni
bu aşk burada biter ve ben çekip giderim 
elimde yeni bir telefon...



aklımdan bunlar geçerken saniyelik anda yanıp söndü ekran...
sonra yine aynı karanlık...




hani bir bitmiş sevdada 
kamil ben seni seviyorum der de leyla
ikisi de bilirler artık sevilmediklerini...
öyle bir his işte...




sonra indim kızılayda...
karıştım insan kalabalığına ...
gözüm vitrinlerde yeni telefonlarda...
aklımda arda'nın cümleleri....
"baba git al en fiyakalısından...
sen bu teknolojinin hakkını veren adamsın :)"


ama aynı aklımda başka cümleler de var...
başka sitemler de var yüzlerce kere duyduğum...


yıllar içinde en yakınımda olan 
ayrı ayrı her hatun kişinin ettiği cümleler var aklımda...
bıktım artık senin bu telefon aşkından
insan markette kelle peyniri alırken bile ekrana mı bakar...
sabah yüzünü yıkamadan okuduğu haberlere mi cıklar
vallahi billlahi çekip gideceğim...şakası yok...
cümleleri de dolaşıyor zihnimde...



titreye titreye girdim bir pasajın içine....
dedim bu arkadaşın şarZ yeri şey oldu da...
ben de biraz teknoloji bağımlısıymışım da...
bu telefonu şimdi yaptınız yaptınız 
yoksa hemen arıyorum seul'deki  yeğenimi
durduracak memleketimize telefon ihracını :)



tamam amca dedi gençten biri yaparız hemen...
bir de bıyık altından gülümsedi...
alınmadım tabi üzerime....ben kim amca kim....
insan ellili  yaşlarda ne zamandan beri amca olmuş ki :)



neydi amca senin telefonun modeli 
diye devam edince anladım ki cümleler bana....


 
içimden  şu cümleleri kurarken buldum kendimi
murat örem, çeyrek asırlık yaşa giden iki evladın var...
senden tabi ki amca olacak (da...)
senden niye teknoloji bağımlısı bir amca oldu...
sen de herkes gibi mesaiden çıkar çıkmaz evine gidip
karısının  çayını içerken hanım kurabiye de var mı diye soran
televizyondaki haberleri izlerken spikerle konuşan
"helaline  sadık"   bir amca olmadın...
oldun da bizim mi haberimiz olmadı :))



baktım bunlar derin sorular....
dalsan çıkamazsın...
çıksan hiç kimseyi inandıramazsın...
dedim yaradılanı hoş gör....yaradandan ötürü...
dedim; senin de yazını böyle yazmış yaradan...



bunlar geçerken aklımdan,
yerin iki kat altındaki pasaja
bir yerlerden ışıl ışıl bir günışığı girdi...
dedim vallahi billahi yalnızca haber okuyordum....
pat diye düştü elimden 0 533 361.. .....
vallahi billahi öyle, inan bana günışığı....
biliyorum dedi gaipteki ses kulağıma 
ve ekledi günışığı ;
sana artık inanıyorum...
çok inandığımı biliyorsun...

sevildiğimi de biliyorum...



amca senin telefon 100 liraya olacak...
1 saat sürmez eskisinden daha iyi yaparız....
dedi sakallı bir ses pat diye...


amcan yalnızca  günışığını dinliyor şimdi...
delikanlı elindeki telefonu  sessizce bırak 
ve arkana bile bakmadan hızlıca çık git...
desem duyar mıydı beni günışığı ...



duyardı...
ben nasıl onu gördüysem 
o da beni duyardı...



peki delikanlı ...dedim...
yine eskisi gibi haber de okuyabilecek miyim...
diye ekledim...


karıştım kızılay'ın sıhhıye'nin kalabalığına...
yıllar boyunca ne çok beklemiştim buralarda 
yüreğimde  dikenli güller açarak,
bir başka sesi...!!


karda yağmurda güneşte 
ne çok yürümüştük onunla da buralarda...
kainatın her yerinde ne çok yürümüştük....



ve artık 
ve gerçekten artık 
ne kadar uzak kalmıştı her şey...
kanaya kanata, kanata kanaya 
ne kadar yaşanmamış olmuştu....



                                       hayat güzeldi...
                                  amcalara bile güzeldi...
                      eskimiş bir sesten  hakkıyla  kurtulunca
                             modeli geçmiş telefonundan 
                                  yalnızca haber okuyan 
                                   amcalara bile güzeldi ...



                                                 hele bir de 
                                         hele bir de
                                      günışığı olunca....
                         hayat,  hakkıyla hakkıyla güzeldi....

                                         
                                           öyle işte...

       ( murat örem / 17 eylül 2017 / ankara )