*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

16 Ağustos 2017 Çarşamba

yazıyla uğraşanlar bilir, didişmek olmaz harflerle....üzerine üzerine giderseniz ters teper...koyunları sayarak dalınan uykudan, ince hesaplı aşklardan nasıl hayır gelmezse zorlanan yazıdan da hayır gelmez...bittecrübe sabittir bu:)))



bir koca ay geçmiş şuraya iki satır yazmadan....
olacak şey değil ama olmuş işte....


bazen böyle olur...
kelimeler cümleler uçuşur da zihninizde
hayat baskın gelir....
umutlar beklentiler dostluklar
anılar hayatlar sevdalar 
rol çalar,  kelimelerden....


yazıyla uğraşanlar bilir...
didişmek olmaz harflerle....


uykuya dalmak gibidir yazı...
sevmek gibidir...
aşık olmak gibidir....


üzerine üzerine giderseniz 
mutlaka ters teper çok şey....


harfler kelimeler cümleler
çimdik çimdik alır öcünü
her bir adımınızda....


koyunları sayarak dalınan uykudan...
didişerek yaşanan sevmelerden....
ince hesaplı  aşklardan....
asla ve kat'a hayır gelmez....


her şey bittiğinde 
sası bir elmanın ekşisi  kalır
kalbinizin tam orta yerinde.... 

bittecrübe sabittir :)))



bu yüzden bırakmak gerekir yazının da ucunu...
o bilir kendini yazdıracağı zamanı....
inatlaşmamak  gerekir....



artık kaf dağının bile uzağında kalan  
bir ciğerparem  yıllarca,
"kimi gezer yorulur,  kimi yazar yorulur"  
derdi gevrek gevrek, edalı edalı, umursamaz umursamaz....
şaşkın gözlerimi açarak dinlerdim onu ...


ne çok ne çok gezdim ben de şu bir aydır....
zihnimde uçuşurken kelimeler....


artık kelimelerle anıları
ölümsüz kılma zamanı....
artık gezerken de zihinde yazarken 
klavyeye dökme zamanı...


yeni ve tılsımlı bir yolculuğun 
gönlümdeki duraklarını 
adım adım anlatma zamanı...


ne diyordu nazım hikmet 

"memleketimi seviyorum
çınarlarında kolan vurdum
hapishanelerinde yattım...
hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
memleketimin şarkıları ve tütünü gibi..."

                                               ......

ankara/susurluk/adatepe/assos/gömeç/ayvalıkizmir/altınoluk/muğla/marmaris/bodrum
/datça/denizli/foça....yollarının   arkadaşlığıyla...çoğunu çok iyi bildiğim yerleri yeni bir gözle gezmenin , keşfetmenin ve yaşamanın  yorgunluğuyla....  


(murat örem / 16 ağustos 2017 )

                   onur akın'ın en iyi bestelerinden birini 
                          hakkını vererek dinleyiniz!!!

                              -çok geçtim bu sulardan şu burundan  şu koydan
                              /.../ sana dönen geminin kırıldı omurgası.....-

13 Temmuz 2017 Perşembe

" ne güzelmiş çocukların! / biten bir yazın meyvesi onlar / çürümüş bir ağacın ömürlük kirazları *

                                          baba kız öremler / ankara / mayıs 2016


                                   aşağıdaki yazıyı alttaki müziği açarak okuyunuz....
                              büyük sözü dinleyiniz... ya da küçük sözü :)) dinleyiniz....




elim telefona gidiyor  gayri ihtiyari...
sonra birden aklıma  geliyor yırtarak zihnimi;
                           
                            "benim babam öldü..."    
                                     
                                      diyorum...
                             
                             "benim babam öldü..." 




burada durmuyor içimdeki ses...
ikinci tekil şahsa dönüp, 
 bir de puşt gibi canımı acıtıyor
"senin baban öldü , murat..."   
diyor...


                 
                   senin baban öldü...
                                   senin de baban öldü..
                                                    senin baban da öldü....



iki harf eklediğinde başka oluyor her şey...
senin de baban öldü  deyince 
biliyorsunuz ki milyonlarca insana benziyor haliniz...


senin baban da öldü...deyince 
ölenlerin yanına,  baban da eklendi artık anlamı çıkıyor....



            "biliyoruz ulan  
                            babamın öldüğünü,   
                                                     ....tir  ol git..."

demek geliyor içimden, içimdeki  realist ikinci sese...
alt dudağımı dişimle ısırırken buluyorum kendimi...



ama numarası duruyor işte...
babam ölse silerdim diyorum bir başka sesimle...
silmezdin numarasını...hangi numarayı sildin ki...
diyor ikinci ses,  yine pis pis acıtarak  sırıtarak...



hem annen artık iki telefonlu diye hatırlatıyor bir de...
doğru ya diyorum, annem artık babam da benim...
o zaman babamın numarası elbette annemde olacak...



belki ben de artık annemin evladının daha ötesindeyim...
babam yok artık...anne evinin de babası olmak var...
bunlar geçiyor ışık hızıyla zihnimden...



amma gelenekçisin derken buluyorum kendimi...
oysa ömrüm geleneklere çakmakla geçmiş...
oysa annemin , hepimizden güçlü olduğunu 
gözlemekle geçmiş yarım asırlık ömrüm...
öyle evlat evin babası artık...falanlara
hiç prim vermez....bilirim...



babamın öldüğünü bile kabullene 
yine de  alırsam telefonu elime 
görüyorum ki  numaranın tam karşısında 
taşkın hocanın kırmızı tişörtlü fotoğrafı  duruyor...
ben çekmiştim bir yaz günü ,  denizde...
ayaklarımı balkonun küpeştesine uzatmışken
doğum günü hediyesi olan eski telefonumla...
kıyıp da uzun süre atamadığım
yolumu nice sonra ayırdığım telefonumla  çekmiştim...



pos beyaz bıyıklarıyla 
sıcaktan bunalmış bakıyor
babam taşkın hoca... 



o kadar belli ki...şimdi şimdi anlamlandırıyorum...
son yıllarda yüzüne oturan  sıkılmış ifade var burada da...
bıkmış  bir hali var bu hayattan...



yine başa dönüyor zihnim....
                  sen yıllardır, kimin numarasını sildin ki 
                   ölünce  bile kimin numarasını sildin ki
                    kaldı ki babanın numarasını silecektin ...
diye  tırmalıyor  içimdeki bir başka ses beni...



30 yıldır , gece gündüz 30 bin insana ulaşmışım...
eski başbakanlardan, müzik insanlarına 
yazar çizer taifesinden futbolculara kadar...
hepsinin her numarası hala duruyor defterlerde....


kaç telefon defteri eskitmişim...
3 mü...5 mi...10 mu...


kaç yayın detayı  saklamışım yıllar boyu...
100 mü   200  mü  300 mü...
bin mi .....3  bin mi ....


sayıların dili bile karışıyor artık zihnimde...
ama bazı numaraların karşısındaki isimler aklımda...
hep aklımda...


* / bir telefon defterini  açınca güniz sokak çıkıyor karşıma...
425 ...diye başlayan numarayı çevirsem...
kim çıkar artık karşıma...gittiğimde yanına 
hacı arif bey'den bardak lahmacun siparişi verilir mi 
islamköylü babayla beraber yenilmesi için...


* / hala telefonumda kayıtlı numarayı çevirsem
o davudi sesiyle "kurthan fişek hoca..." 
ağzında akide şekeri var gibi açar mı telefonu...
"evlat....ne diyorsun bu işlere..."  deyip

kontr soruyla başlar mı muhabbet....


* / "muratçım naber..." der mi  
bam telinin yolcusu / talibi...telefonu açtığımda....
bu sefer artık kesin içeceğiz soğuk biraları...
cümlesini kurduğunda bana,
ikimiz de güler miyiz tembelliğimize...


* / mesela, sıcak bir temmuz akşamında arasam
"aloooo..."  derken gıcıklanan boğazını temizler mi 
kim olduğunu yalnızca bazılarımızın bildiği 
berbat süleyman'ın büyükbabası....



* / rıdvan hocamı bağlar mısınız 
bilir beni,  murat ben desem sekreterine
saniyeler içinde "şekerim buyur, yayın mı var..."
diye en kibar sesiyle selamlar mı beni rıdvan ege hoca...




daha böyle onlarca yüzlerce numara bana bakıyor...
kah sararmış telefon defterlerinde...kah telefonumda.... 


harfler ve numaralar birbirine karışıyor....


ne diyordu mehmet müfit 
o muhteşemkerehüzünlü  şiirinin sonunda ; 


                                 "....annem   ,  annem 
                                         tüm kapıları 
                              çivilemek  geliyor içimden..." 


ne diyor koca yunus ; 
                            "var git biraz da sen oyalan...." 

*/ başlıktaki dizelerin hikayesi , meraklısı için....   
onu tanıdım...beni tanıdı...günler geçti...haftalar...aylar...
konuştuk dereden tepeden...yazdık çizdik...çizdik bozduk...
küstük didiştik...didiştik güldük...görmedik cemalini birbirimizin....
ama gördük  daha ötesini...sevdik de birbirimizi, halimizi tavrımızı....
sevdik zarfın içindeki mazrufumuzu....sevdik yarına dair umudumuzu.....

bir gün pat diye söyledi ;"ne güzelmiş çocukların...."
saniye sektirmeden cevap verdim  ;  
biten bir yazın meyvesi onlar
çürümüş bir ağacın ömürlük  kirazları *

         ( murat örem / 13 temmuz 2017 / ankara....) 

                                               *****

 

















 




 








 

4 Temmuz 2017 Salı

kadınlar heppp ama hepp mağdur olur....erkekler heppp ama hepp daha erken ölür:)) bir murat örem özdeyişi:))




***  bu yazı karpuzlu  bir yaz mevsimi yazısıdır.. deve dişi tabir edilen  okkalı yazar çizer taifesi bu sade suya tirit yazı işinin ilmini yapmıştı eskiden.. bu yazarlar öyle büyük kalemlerdi ki; sıcakta ağır yazı olmazz...okur taifesi dediğin ;   plajdaki havuzdaki hanımlara,  trene bakar !  gibi bakarken,  bizim memleket sevdasıyla dolu  yazılarımız gümbürtüye gider, ağır mevzuları sonbahara saklayalım...diyerek tırı vırı şeyler yazardı...memleketin demokrasi  ve kültür  katarına çook ama çoook katkısı (!!!)  olmuştur bu  yazar çizer taifesinin...



ben de bu metodu deneyeceğim bu sefer...
bakalım  nasıl olacak; allah utandırmasın....
hep öyle, trajik aşk hikayeleriyle gitmez hayat :))) 

vira bismillah :)))  

                                                     ***

hava çok sıcak...öyle diyorlar...peki ne olacaktı ...temmuzda ağustosta ne olacaktı...bin yıldır ne olduysa o olacaktı...o oluyor...ha, derseniz ki , bin yılın daha fazlası oluyor...onu da siz düşünün;  cayır cayır klimalarınızı yakarsanız, crossoverlarınızı yıkatırken harcanan suya arkanızı dönerseniz , herkes böyle yaşıyor derseniz bilin ki bunlar daha iyi günlerimiz...iyi günleriniz :))) 



hava çok sıcakmış....
ne olacaktı temmuzda ağustosta...
daha dün bik bik etmiyor muydunuz, haziran bitiyor kombi yakıyoruz diye...ediyordunuz !!! 



ne çok seviyor insanlar  habire yakınmayı...rahmetli babam taşkın hoca olsaydı şimdi, yazıyı hemen okur, telefonla ya da yanyanayken, mutlaka bir punduna getirip 10  bininci kez "evladım  her şeyi duyma, her şeyi görme...bitmez bu dünyanın lakırdısı,  gümbürtüsü , sen dertlendiğinle kalırsın " derdi... ben de dudağımı ısırıp "peki hocam, çalışacağım dersime ama bir yerden mutlaka şase yapıyor:))) diye cevap verirdim...hikaye aynen tekrar ederdi, bir sonraki benzer  diyalogumuza kadar !!!



yaz geldi....havalar çok sıcak...(öyle diyorlar :)))  yüzler asık...(öyle görüyorum...) insanlar mutsuz...(görmüyorum, gözüme gözüme giriyor bu halleri...göz deyince...size  ilk fırsatta bir göz hikayesi de anlatacağım...zihnimde toparlamaya çalışıyorum...)  




bir büyük yazarı ülkenin şöyle demişti yıllar önce ;  

"içinden geçtiğimiz son 5 yıl dünyanın en kötü 5 yılı...
ama çok daha kötüsü olaacak... 
korkarım ki  bu en kötü 5 yıl, 
önümüzdeki yılların en iyi 5 yılı olacak...!!!"




sizi bilmem ama ben bu cümleleri o zaman okuduğumda da ürpermiştim şimdi de ürperiyorum...anlamayanlar dönsün bir daha okusun...ürpermeyene ilk fırsatta bir soğuk oralet benden de :))) 




en çok şu soru çıkıyor karşıma buradaki yazılar üzerinden...bu yazılar bir kitap olmayacak mı...aslında iyiniyetli bir soru ama ben bu soruya da kıllanmayı başarıyorum:))  burası da bir kitap dükkanı değil mi,  günlük ortalama 500 okurun olduğu diyorum ben de kontr bir soruyla...



uzuuun bir sessizlik oluyor karşılıklı:)))) 



e, peki benim güzel kardeşim...sen bir kitabın bu ülkede 5 bin basılırsa ve 1 yıl içinde biterse  yazarın da yayınevinin de bayram ettiğini  biliyor musun ? bir kitap genellikle yalnızca 1000  adet basılıyor onlarca yıldır...




tabi ; 
burcunuza göre çorbaya tuz koyma metodları...
slip mayo akımını yeniden başlatmak isteyenlere 10 teknik......
orçun bey'in kılı nasıl döndü ... gibi public:))  konuları işleyen ve 10 binlerce satan kitaplar bu klasmanın dışında..onları zaten süpermarketlerde kasanın yanında da görüyorsunuz...gofret sigara alırken bir tane de ondan atıveriyorsunuz kasiyerin önüne çakma:))  raybenler burnunuza düşerken...




bu sitenin  aylık okur trafiğinin, sıfır tanıtım ve sıfır reklam haliyle bile  aylık 15 le 20 bin okur arasında döndüğünü ve yukardaki gerçekleri göz önüne alırsak,  kitap ne zaman çıkacak sorusunun bir önceliği var mı sizce de ? kaldı ki kitap bu ülkede hala çookk tehlikeli yayın...bizim ülkemizde kitap denince insanlar yalnızca ders kitabını anlar...bir de televizyonda dizi dizi sergilenen yasak yayınları...özellikle 1980'ler bu ürkütücü ve hasta resmi zihinlere çakmıştır çatır çutur...eskiden genç kızların bir cep fotoroman kitapları vardı ama onlar da tarihe karıştı....onlara pek  kimseler karışmazdı....hatta o çağın babaları erkekleri; evin kızı  bilmemne olacağına okuyuversin bu saçmalıkları gözümüzün önünde derdi....




hadi biz yine de bunca hengame arasında yine de klasik manadaki bir kitabı çıkaralım sevgili okur;  senin alacağın ne malum....bin dereden bin ayrı su getirirsin de yine almazsın...kapağı yırtık dersin, harfleri küçük dersin, kılım döndü okuyamam şimdi dersin biz de kalırız bu halimizle...



ayrıca bir de yahu bu kitabı yazan bizim bilmemkim.... birlikte okul bahçesinde basket oynardık da ben hep onu yenerdim bir de kitap çıkarmış elaman... bildiğim yerleri anlatmış yok susurluk parkı yok belediye pasajı yok inebey diye sıralamış bir de arada annesinin yaptığı mozaik pastaların reklamını yapmış diyerek küçümsemeyeceğin ne malum :)))  sevgili kardeşim...




bilirim ben bu okur taifesini iyi bilirim...
övünmek gibi olmasın vallahi ciğerini bilirim...




eltisinin düğününe giderken, en şıngırtılı bileziklerini takmak için kocasının canına okuyarak düğüne giden asabi yenge gibi davranır okur taifesi....öfler pöfler...kırk tane kusur bulur...yok yerim dar yok yenim dar diye diye herkesin canını burnundan getirir...okurun büyük kısmı da böyledir...alır kitabı eline...kapağını inceler...sayfalarını karıştırır...aynı baskı kitabın diğerini eline alır onu da şöyle bir tartar et balık kurumu kıyması gibi yoklar mıncık mıncık...sonra da bir başka rafa koyar gider...


ama güzel kardeşim...sen her gün bakkaldan çakkaldan sigara alırken böyle ince eleyip sık dokuyor musun...veriyorsun paranı alıyorsun tütününü...bazen leş gibi nemli çıkıyor o sigara ama ağzını açıp tek kelime ediyor musun...etmezsin...ama iş kitaba gelince edersin :)))





okur taifesi denince şunu da söyleyeyim ...okurlar genellikle ikiye ayrılır....iyi okurlar kötü okurlar...iyi okurlar da ikiye ayrılır...çok çok iyi okurlar ve çok iyi okurlar...kötü okurların da nasıl 2 ye ayrıldığını anlamışsınızdır işte..çok çok kötü okurlar ve çok kötü okurlar...



böyle gider bu...
bitmez !!!



bir de okurlar içinde senden memleketi kurtarmanı ve mutlaka ama mutlaka kesin biçimde taraf tutmanı bekleyenler vardır...farzı misal bir yazında ismet inönü'yü hakkını teslim ederek andıysan artık asla turgut özal'a dair iyi cümle kurmaman gerekir...ya da tersi...fenerbahçe'yi eleştirirsen birileri küser falan filan...





o yüzden iyi yazar nasrettin hoca'nın sen de haklısın fıkrasını hayatının her alanına uyarlamış adamlardan çıkar...benden de zinhar iyi yazar falan olmaz...... çünkü sever okur siyahla beyazı...oysa hayat tam da gridir..ara renklerdir...kimin umrundadır... 




ben size bugün bir de kadınlarla erkeklerin hikayesini anlatacaktım...doldu içim..doldu yüreğim...sağıma bakıyorum ölmüş bilmemkim amcamı görüyorum...ama maşallah teyzem sağ...günlere gidiyor börek yapıyorlar....soluma bakıyorum bilmemkim teyzemi görüyorum...ama amcamız kara taşın altında serin servilerin yareni olmuş yıllardır:)))





teyzeler o kadar çok ama o kadar çok mağdur olmuşlar ki....
fakat maşallah hepsi kör topal gelmiş üç çeyrek asırlık yaşlara:)))
gözümüz yok....allah ömür versin....



amcalar o kadar çok mağdur etmişler ki....
fakat neredeyse hepsine rahmet okuyoruz...
gidiyoruz kabristanlara...
tabur tabur  amcalar karşılıyor bizi....
hüvelbaki... 
hüvelbaki..
hüvelbaki...



insanın aklına vallahi garip şeyler geliyor...
teyzesiz hayat için mi gidiyor amcalar diye:))) 



aaa..bu bizim ayakkabıcı osman amca değil mi..
bu bizim pazarcı bilmemkim enişte değil mi...
bu bizim çorbacı şu  emmi değil mi...


haydi bakalım....
veleddalin amin....
okuyalım amcalara  :)))



sonra dönelim teyzelerin dünyadaki yanına....
dinleyelim onları...
ah evladım rahmetli iyi adamdı ama çok içerdi...
ah evladım rahmetli beni çok aldattı...
rahmetlinin çok fiskesini yedim...



bu arada  gelsin börekler...
kahveler de allah için çifte kavrulmuş :))) 
teyzelerimin hepsinin börekleri de güzel maşallah...



amcalarım gitmiş ama emekli maaşları kalmış:)))
yağ desen halis vakfıkebir...
zeytin desen, zeytinyağı desen  körfezden...
peynir dursunbey kelle....
e  salçayı da yapıveriyor teyzeler....


bir de arada gözleri doluyor rahmetliyi anarken  teyzelerin...
gözyaşları maşallah market kolonyası gibi :)))
saniyeler içinde uçuveriyor o yaşlar....
sonra birden; ztar'da dizi vardı açıver kızım...diyor teyzeler....



amcalar ey amcalar...
etmişsiniz teyzelerimi habire mağdur....
sonra da çekip gitmişsiniz erken erken...


siz ortalama 10 yıl önden gitseniz de amcalarım
teyzelerim yine de heeep mağdur....



hadi bakalım teyzelerim için ; 
"ztarda dizi ver açıver kızım...
dizlerim de çok ağrıyor vikis'i sürüver kızım..."  



hadi bakalım amcalarımız için ; 
hep birlikte   , all together; 
veleddalin amin !!! 

  

(   murat örem / 04 temmuz 2017 / ankara...) 
                    türkümüz de teyzelerimiz için;
                              






30 Haziran 2017 Cuma

"suyun içinde kalp krizi geçirip öldü muratçım..." derken notaların kadını, ben de artık salya sümüktüm..dinlediğim öyle böyle bir "trajedi" değildi çünkü....


                               göz gördü, gönül sevdi seni ey yüzü mâhım
                                  kurbânın olam var mı benim bunda günâhım
                                                                                                             nahifi
                                                           *****

ben onu tanıdığımda da hala çok güzeldi...
kumral kestane saçları vardı , küt küt kesilmiş....
bembeyaz bir yüzü vardı, üzerinde ergenlik sivilcesi izleri olan...



ben onu tanıdığımda da hüzünlü bir sesi vardı...
kocaman kocaman açtığı gözleri vardı...
endamlı bir silueti vardı... 
ona sorsanız asla inanmazdı o endamlı haline...



oysa gerçek;  ışıklı bir yaz günü gibi ortadaydı...
antik prenseslerin ışıltılı  "taç" ı gibi ortadaydı...


yıllarca dünyanın her yerine gidip gelmişti...
bir kaç dili hakikaten sular seller gibi konuşurdu...
uluslararası  kuruluşlarda referans olan makaleler yazmıştı...
kameraların mikrofonların klavyelerin hiç yabancısı değildi...



müziğin  ve notaların dilinde konuşurdu benimle de en çok...
sosyolojinin  dilinde konuşmak isterdim onunla DA en çok...



aşık olunacak bir kadın değildi ...
hayran olunacak bir kadın da değildi...


hem aşık   
hem de hayran 
olunacak bir kadındı :))) 



benim hakiki dostlarımdandı ama...
hakiki ve güzel dostlarımdan...
notaların kadını derdim ona... 
soruların adamı derdi bana....


hem aşık hem de hayran olmanın yükünü biliyordum...
bin kere eşekten düşe düşe, düşüre düşüre  hem de :)))


insan ya aşka batmalıydı...
insan ya hayranlığa sığınmalıydı...


ikisi birden  olursa  perişanlıktı....
bu duyguların  biri bile dağları unufak ederdi çünkü...
isteyerek veya kaçarak  ne çok tecrübe etmiştim bunu....



ne çok  şımarmıştım...
ne çok şımarTILmıştım ....



artık sisli dağın ardında kalan sarı damarlı ses, her med cezirimde hep aynı cümleyi kurardı bana üzgün üzgün kızgın kızgın,  mavi gri gözlerinden ateşler çıkararak;  bir büyü artık :))  50 yaşındasın,  akıllannn artıkkk yahuu!!!....durul....haksız değildi...ama ben de haksız değildim...ikimiz haklı da değildik...ama birimiz daha haksızdı....




oysa baş/ım/a gelenin  huzursuz akıldan olduğunu ikimiz de bilirdik...akıl denen olgunun en büyük suç ortağının kabına sığamamak olduğunu  da  bilirdik  ikimiz de...




doğrusu; 
ben yaşardım , o bilirdi....!!! 
bu durum hem adaletsizlik hem eşitliksizdi...
ama öyleydi....

                                              
                                                    ****
notaların kadınıyla yıllarca ama yıllarca görüşmemiştik...bir gün uzun ve tombul bardakların arasında dertleşeceğimiz tuttu...hakiki dostlardık biz...aradan bin yıl geçse de kaldığımız yerden devam ederdik...ilk telefonu kim etmişti hatırlamıyorum...ama aradan çok yıllar geçmişti...ben biraz daha ak saçlı olmuştum...notaların kadınının sarı kestane saçları hala duruyordu...fakat,  yüzüne, çok ama çok çok  büyük acılar yaşamışların fırça darbeleri  gelip oturmuştu...herkes göremezdi o kontuarları  bir yüzde...en az bir kere o cehennemi kapının önüne gidip gelmiş olmanız gerekirdi...




ama ben bilirdim o fırça darbelerini..
ben görürdüm o izleri....
değirmende ağarmamıştı 
bu saçlar sakallar...




anlat artık dedim...
neyi dedi...
hepsini...dedim...
hiç mecalim yok....dedi....
olmalı...anlat artık...hiç susmadan anlat....
insan insanın zehrini alır...dedim....


masada  balon kılıklı iki kocaman bira bardağı vardı...
masada elma dilimli patatesler vardı...
masada sigara paketim çakmağım vardı...
masada telefonum vardı...
masada emekçi (!) garsonların  ter kokuları da vardı...
olmasa çok daha şık olurdu....



hızlı bir hareketle sessize aldım telefonumu...
anlatamazdım çünkü bu dostluğu bir başka gönül yangınına...
her an arayıp,  yedi ceddimi sorgulamaya başlayabilirdi....
"nerrrdesinnn...kiminnnnlesin...." diye  başlardı yine...
"kainatta bir yerdeyim " dersem ip  bir daha  kopardı...
düğümsüz yeri kalmamıştı bilek kalınlığındaki urganın :))



kırk kere haklıydı aslında....
kırk kere de haklıydım aslında...
ikimiz de biliyorduk olacakları....


"allahtan ümit kesilmez..."  günlerimiz bile bitmişti....
kimin daha erken susacağıydı beklediğimiz...
az kalmıştı.....




bu duygular geçerken aklımdan , ciğerimin en derinine nefesler çekip, bıyıklarım biramın içinde reverans yaparken usul usul başladı anlatmaya notaların kadını...her kelimesinde ben de kaldım o dağdan düşen kayaların altında...ben de yıkıldım...ben de sisifos gibi  hissettim kendimi....ben de perişan oldum...perperişan oldum..ve ben de öyle bir boğuldum ki o denizin içindeki dalgalarla...dolunaylı bir yaz akşamıydı....her şey o kadar aydınlık içindeydi ki kör olmuştu dünya...


ben ki asla sulugöz bir adam değilimdir...ama  tutamadım sümüklü göz yaşlarımı...iki saatin sonunda notaların kadınına sarılıp hüngür hüngür ağlarken, garsonlar limon kolonyası getiriyordu masaya...hepsi tanırdı beni yıllardır...ve hiçbiri görmemişti bu halimi...akıllarına bile getirmeleri mümkün değildi...yıllardır; korkuyla karışık büyük saygı uyandıran,  kaşının biri daima havada,  gözünün biri her an her yeri görmeye hazır,  nemrut ve mesafeli,  çok ama çok şeyi çok iyi bilen,  sakallı ve ak saçlı , bol dumanlı, keyfim olursa bol kahkahalı bol sohbetli bir garip adamdım  garsonlar için de...bunu hepimiz bilirdik....


sabrediniz...
yazarken bile gözlerim dolu dolu...
ama anlatıyorum...
hızlıca anlatıyorum...




hikaye şuydu... 
dram şuydu...
trajedi şuydu...


notaların kadınının üniversite yıllarından çok  ama çok sevdiği bir yakışıklı delikanlı var/dı/mış...güzel ve çoğaltan bir sevgiydi aralarındaki....bilirsiniz işte...sevgi denen şey çoğaltmayı bıraktıysa  alışkanlıktır kalan...arkanıza bile bakmadan kaçın derim size böyle durumda eğer tüm emekleri harcadıysanız...okulun ardından oğlan en uzak kıtalardan birine yeni dünyaya gitmişti 80'lerin sonunda...mezuniyetiyle hiç alakası olmayan biçimde  müzik üzerine yoğunlaşmış, dünyada çok iyi bilinen ülkemizde de konuya yakın isimlerce adeta ermiş muamelesi gören büyük bir isim olmuştu... 



notaların kadını uzun yıllar boyunca uzaklardan bir haber bir mektup beklemiş, tek bir  seda çıkmayınca da yeni bir yol çizmişti kendine...internet minternet çağında değildik daha...kenarı mavi kırmızı antetli uçakla gidip gelen zarflara hayranlıkla baktığımız, o mektuplardan medet umduğumuz masum günlerin çocuklarıydık...notaların kadınına kendi çizdiği yol da muhteşem bir kariyer getirmişti...en bilinen uluslararası kuruluşlarda gün gün basamakları tırmanırken kendisine yapılan evlilik tekliflerini de kibarca hep geçiştirmişti...evliliğin kendisi bile yeterince ürkütücüyken, sevmeyerek yapılan evlilik bir kabustu onun için...aslında herkes için öyle olmalıdır...da....bir de, yıllar önceki o genç adamın yerine, başka  birini asla koyamamıştı benim arkadaşım...


derken yıllar biraz daha geçmiş,  hepimiz akran olduğumuz için 40'lı yaşların kapısından içeri girer olmuştu onlar da....milenyum başlayalı neredeyse 10 yıl olmuştu...uzaklardaki adam bu arada evlenmiş ayrılmıştı...vakitlerden bir vakit bir telefon gelmişti notaların kadınına....telefonun ucundaki erkek ses artık cenevre'deydi...notaların kadını da bir sosyal sorumluluk projesinin koordinatörü olarak roma'daydı...dünya biraz daha küçülünce kısa bir dijital araştırma sonucunda buluvermişti yıllar öncesinin delikanlısı , ilk aşkı notaların kadınını...telefonu kapattığımda tepeden tırnağa sırılsıklamdım murat...heyecandan...şaşkınlıktan diye anlatmıştı bana o anı...sonra da eklemişti; karşımdaki ses de ağlıyordu biliyor musun...küçük bir erkek çocuğu gibi ağlıyordu..



ağlar tabi...insan bin yıl sonra çok özlediği bir sesi duyduğunda ya ağlar ya kaskatı kesilir...diye bilgiç bilgiç cümleler kurarken ben,  birazdan hikayenin devamını dinlediğimde hüngür hüngür ağlayacağımı inanın bilmiyordum..



o telefondan sonra her şey başka olmuştu...bir büyü bir tılsım yaşanmıştı...9 gezegen,  sanki 9 bin yılda bir denk geldiği gibi yanyana dizilmişti...bir mucizeydi yaşanan...aylarca yazışmışlar, ellerindeki telefonlar adeta kulaklarına yapışmış , dijital fotoğraflar falan gidip gelmiş ama ısrarla birbirlerini görmeyi ertelemişlerdi....oğlanın fikriydi bu...ülkeler arasında geçen koşturmalı yaşamı varken,  gün içinde genellikle oturmak zorunda kaldığı için hızla kilo almıştı...notaların kadını onu öyle görmemeliydi yıllar sonra...ısrarla böyle demişti...temmuzun sonlarına doğru diye buluşma gününü belirlemişlerdi...notaların kadını artık babasız kalan ve yıllardır annesinin yaşadığı bodrum'daki yazlık eve bir kaç gün önce geçecek ve o gençliğinin erkeğini bekleyecekti...aşk hep vardı da aralarında...yıllara bile yenilmemişti...bunu başarmışlardı...umutları buydu...cenevre'den istanbul aktarmalı kalkan uçak tekerlerini havaalanına değdirdiğinde adam üç beş eşyasını eline almıştı...2 gün kalacak...ev halkıyla tanışacak...25 kilo vermiş haliyle notaların kadınına sarılacak ve geleceği hesaplayacaklardı...belki o gelecekti artık tümüyle buralara...belki yine valizini toplayacaktı bizim notaların kadını...erimedik kar mı vardı...aşılmadık dağ mı vardı..



bana adresinizi ver...karşılama...eve ben geleceğim kahvaltıya yetişirim..sonra da denize gideriz hemen demişti artık orta yaşlı olan adam...hakikaten saat 10 olmadan kapıya bir ticari araç yanaşmış kapı açılmış sonrasında gözyaşları ve çığlıklar arasında iki yaşlanmış beden onlarca yıl sonra bile birbirine tıpkı çok eski yıllarda olduğu gibi sımsıkı sarılıp dakikalarca öylece kalakalmıştı...uzaklardandı notaların kadınının annesi...suyun öte yanındandı...bir kenarda tam bahçenin önünde sessizce kızını ve arkadaşını izlemiş  artık kahvaltı zamanı diyerek gözünün yaşını silmişti...yenilmiş içilmiş gülünmüş elele dokunulmuş ağlanmış anılar denizinde yüzülmüş sabah kahveleri de içilince "ilacımı hemen alayım...senden uzak kalmak yaramadı bana...kronik tansiyon hastasıyım ben 10 yıldır .." demişti orta yaşlı adam...ben bakarım sana bundan sonra, hep ama hep bakarım....hiçbir şeyin kalmaz 1 yıla demişti notaların kadını adamın suyunu bardağa koyarken...


mayolar giyilmiş...sakince denizin kenarına inilmiş...birlikte girmişler suya bir kaç semt sakini ve uzaklardan gelen orta yaşlı adam...güneş biraz daha tepedeymiş artık...suyun içindeydik..arkam dönüktü...daha üç dakika olmamıştı...bir ses duydum...hiç unutmayacağım bir ses murat...diye anlatırken bana hüngür hüngür ağlıyordu artık notaların kadını ve devam ediyordu...sanki çehov'un dediği gibi oyunun başında duvarda asılı olan tüfeğin patlama anı gelmişti... suyun içinde çırpınan birinin gürültüsüydü bu murat...boğulması mümkün değildi...çünkü inan daha bir karış yerdeydik , evet ancak belimizi geçen  sudaydık...ve bröveleri olan yüzücüydü...boğulmadı...kalp krizi geçirirken çırpındı ve bir kaç saniye içinde suyun üstünde kalıp kalmamak arasında durdu cansız bedeni....


sonrası bilindik şeylerdi işte...
çığlıklar çığlıklar dövünmeler....
acılar acılar acılar..


günün sonrasını hem hatırlıyor hem hatırlamıyordu notaların kadını...yazlık eve ölümün soğuk rüzgarı girmişti bir anda....hem de taa cenevrelerden kalkıp gelip...babasını da yıllar önce yine kalp krizinden kaybetmişti....ama bu başkaydı muratçım derken ben habire ha...tir...has...tir...ha...tir...çekiyordum...sigaranın yanan filtresi parmağımdan elime uzanıyordu...



ölümden bir kaç saat sonra habire çalmıştı genç adamın telefonu...en sonunda açtım ki, bir kadın sesi...evladım ben annesiyim bugün sizinle buluşmak için oralara gelecekti...biz de çiceğimizi aldık geldik ama adresi sormak için bir kaç kere aramak zorunda kaldım dediğinde...yığılmışım artık,  derken notaların kadını bana...ben de salya sümük ağlıyordum...işte tam o anda getiriyorlardı garsonlar da limon kolonyasını bana , yılların mülkiyeliler birliğinde...


küçük çantasını açtıklarında bir büyük zarf çıkmış artık ölmüş olan orta yaşlı adamın eşyaları içinden....ve 10'a yakın mektup...yazılıp yazılıp kenarı mavi kırmızı antetli uçak postası zarflarının içinde duran ama gönderilmesine cesaret edilemeyen...zarflara bakarsak taaa 90'lı yıllarda yazmış ve bana göndermemiş...hala açamadım o zarfları diye anlatmıştı bana o gece hissettiklerini notaların kadını...küçük çantanın içinden iki de alyans düşmüş yere kırmızı bir ipek sicimle birbirine bağlanan...küçücük de bir broş duruyormuş çantanın içinde yusufçuk kuşu şeklinde...


                 ve bir de not iliştirilmiş o kırmızı ipek sicime; 

                           "biz aleme, 
                           bir yar için,  
                           ahh  etmeye 
                              geldik.." 
                                                                                       
                                                 yenişehirli avni....

                         ol yaşanmış hikayenin serencamı da tam böyle işte değerli kar'ii....

             ( murat örem / 30 haziran 2017 / ankara....)
                   yazıdaki fotoğraf / umur örsan örem / 2002 / dalyan

                                   







20 Haziran 2017 Salı

"objektif ölü bir gözdür / ölmüşünü görür / göz, görmüş bir objektiftir / gördüğünü öldürür..." özdemir asaf...



               abd silikon vadisinde  yeni telefon gözlüğü denerken:))



dünya;  ocağın üstündeki  kahve tavasına benziyor…

sanki her bir ülke de o tavanın içindeki kahve tanesi…




bilenler bilir ; zordur kahve kavurmak…

mis gibi kokuyor derken bir duman çıkıverir tavadan…




kahve tavası ocağın üstündeyken

bir an gözünüz kayarsa başka bir yere…

kavrulup kömür olur  güzelim taneler…


bu yüzden sürekli sallamanız gerekir tavayı…

her bir kahve tanesinin sürekli  alt üst olması gerekir…




işte dünya tam da böyle bir kahve tavası yıllardır….

tavanın içindeki kahve taneleri de ülkeler sanki…



biri biraz az kavrulurken diğeri kapkara oluyor…

birinin üstünde tahta kaşıklar dolanırken

diğer taneler de kavur kavur yanıyor…



gördüklerimiz de yoruyor gönlümüzü....
görmediklerimiz de yoruyor aklımızı...




ben size aslında bugün 
her ne hikmetse aklıma düşüveren 
nazan öncelden söz edecektim uzun uzun...

bu seferlik  böyle olsun...
hakkıyla kısa keselim sözü...

ama en kısa zamanda hakkını vere vere
nazan öncel'le yürüyelim kelime kelime müzik müzik...


(murat örem / 20 haziran 2017 / ankara....)